ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ VE ETİK
ÜNİTE 1 ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ: TANIM, KONU VE UNSURLAR
Çalışma ilişkileri işverenler ve işçiler arasındaki ilişki ve onların çıkarları ile ilgili çok sayıda konu ve düzenlemeyi
kapsar. Ekonomi, sosyoloji, psikoloji, hukuk ve siyaset gibi disiplinlerin katkısını içeren çalışma ilişkileri, sanayi
devrimi sonrasında kötü çalışma koşullarına düşük ücretlerin eşlik etmesiyle büyüyen işçi sorunlarına çözümler
aramak için ortaya çıkmıştır. Sanayi Devrimi ile başlayan sanayileşme hareketi, çalışma ilişkilerinin yapısında
da değişime yol açmıştır.
Ekonomik yapı ve düşünsel alandaki gelişmenin birlikteliği ile yeni üretim ve çalışma biçimi, toplumsal ve politik
etkenlerin belirleyiciliğinde çalışma ilişkileri sistem olarak ortaya çıkmıştır.
Çalışma ilişkileri, sosyal taraflar arasındaki mücadeleyi ve ilişkiyi sistemleştirir. Rasyonel düzenlenmiş ilişkiler
siteminin çıkar çatışmasına dayandığı mekanik bir yapıyı temsil eden çalışma ilişkileri, zaman ve mekân
itibarîyle farklılaşan bir yapıya sahiptir. Çalışma ilişkileri, koordine edilmiş eylemleri kolaylaştırarak, güven
temelinde iletişim ve etkileşim ile taraflar arasında birlikteliği sağlamaya çalışır.
Çalışma İlişkileri Kavramı : Genel bir tanımla çalışma ilişkileri, üretimin gerçekleştiği ve üretim ilişkilerinin var
olduğu durumda ortaya çıkar.
Genel bir tanım yapılacak olursa, üretim ilişkilerinin var olduğu durumda ortaya çıkan ve etkinlik kazanan,
sosyo-ekonomik çevrenin belirleyiciliğinde farklılık gösteren, işçiler ve işverenler arasında yürütülen ve
merkezinde ücret pazarlığı olan kurumsallaşmış ilişkiler bütünüdür.
Çalışma ilişkileri kavramsal boyutta ve tarihsel süreçte incelenirken temelde iki ayrı dönemi karşılaştırmalı
olarak incelemek gerekmektedir. Sanayi öncesi ve sanayi dönemi çalışma ilişkileri, belirleyicileri olan üretim
biçimi, sosyal tarafların temsili ve konuları itibarîyle farklılığa sahiptir.
Sanayi Devrimi öncesinde doğal bir yapıya sahip olan üretim biçiminde temel iktisâdi faaliyet tarım, başlıca
üretim aracı da topraktır. Sanayi Devriminden sonra başlayan sanayileşme ve sanayileşme hareketinin ortaya
çıkardığı yeni sosyal sistem içinde çalışma ilişkilerinin de yapısı yavaş yavaş değişmeye başlamıştır. Bu dönemde
çalışma ilişkilerini belirleyen temel kurum loncalardır. Loncalar, kapalı ve disiplinli bir topluluk anlayışına
sahiptir. Lonca düzeninde çalışma ilişkilerinin oluşmasında en önemli söz sahibi olan ustadır. Lonca
düzeninde işçi durumunda bulunanlar, kalfalar ve çıraklardır. İşçiden ayıran en onemli fark, kalfa ve çıraklar
sürekli olarak işçi kalmak zorunda değillerdir.
Orta çağın üretim sisteminde egemen olan loncalarda çalışanlar bugün kullanılan anlamıyla işçi değildir. Lonca
düzeninde işçi durumunda bulunanlar, kalfalar ve çıraklardır. Bunları işçiden ayıran en önemli fark, kalfa ve
çırakların sürekli işçi kalmamalarıdır.
Sanayi Devrimi ile birlikte ortaya çıkan önemli iki gelişme dokuma ve tezgâh alanında olmuştur. Makineler etkili
bir hâle gelmiş, çok sayıda işçiyi çevresinde çalışmaya zorlamış, böylece fabrika yaşamı ortaya çıkmış ve günlük
hayatın bir parçası olmaya başlamasıyla loncaların yerine fabrika sistemi geçmiştir. Bu geçiş döneminde
loncalar çok büyük bir güç kaybına uğramıştır. Yeni endüstriyel ünitelerde çalışan yeni bir sınıfın ortaya çıkması,
zanaatkâr ve tüccarların güçlerini olumsuz yönde etkilemiştir. Yeni fabrikalarla ortaya çıkan teknolojik
değişmeler, hem ticaretin hem de piyasaların gelişmesi sonucunu doğurmuştur. Ayrıca bu dönemde tüccarların
ürettiklerini satma, ham maddeyi sağlama faaliyetleri ticaret hayatına yeni bir boyut kazanmıştır. Üretim
sürecinde makineleşmeye geçilmesi piyasalarda mal fiyatlarının büyük ölçüde ucuzlamasına neden olmuştur.
Yeni sistemle beraber yeni meslekler, istihdam biçimleri ve otorite şekilleri ortaya çıkmıştır.
Sanayileşme süreci, çeşitlilik, güç yoğunlaşması, kalıcı bir egemen sınıf ile eski düzeni değiştirmiş, bu çeşitlilik,
uyum becerisi, eşitlilik ve çeşitlilik arasındaki mücadeleyi yönetmeyi içeren düzenlemeler ve stratejiler
bütününü gerektirmiştir.
Sanayileşmeyle birlikte ortaya çıkan işçi sınıfı ve bunların meydana getirdikleri örgütler hak arama süreci ve
statülerinin kabul edilmesinde güçlükler yaşamış olsa da, zaman içerinde varlık kazanmışlardır.
Başlangıçta çalışma yaşamı ve çalışma yaşamına ilişkin kurumsallaşmış işçi-işveren ilişkileri dar anlamdaki
çalışma ilişkilerini ifade ederken, gelişen yapısıyla çalışma hayatının tüm sektörlerini ve sos-ekonomik yaşama
ilişkin hususları da içine almaktadır. Dar anlamda işçi-işveren arasındaki iş ilişkilerini ifade ederken, geniş
anlamda daha genel konular ön plâna çıkmaktadır.
Geniş anlamdaki çalışma ilişkileri ücretlilerin istihdam ilişkilerinden doğan çalışma hayatının hemen her
konusunu ele almakla birlikte, işçi ve işveren arasındaki ve çalışma hayatının tüm konularını kapsamaktadır.
Çalışma ilişkilerinin amacı şunlardır:
 İşverenler ve işçiler arasında ilişki kurmak
 İşçi örgütleri arasında iletişim kurmak
2
 İşçi-işverenler arasında güç dengesini sağlamak
 Çalışma koşulları ile ilgili müzakereleri sürdürmek
Çalışma ilişkileri yapısı ve hedefleri itibariyle şu özellikleri;
Bağlılık ve Bağımlılık: Çalışma ilişkileri, tarafların kendi içinde güçlü bir bağlılığını, dışsal faktörlere ise
bağımlılığı içerir.
Çıkar Çatışmasının Kurumsallaştırılması: İşçi-işveren arasındaki çıkar çatışmasını meşrulaştırarak, çözüm
stratejileri geliştirme hedefine sahiptir. Çalışma hayatında işçi ve işveren taraflarının farklı çıkarlarının temsil
edilmesi ve korunmasını sağlamaktır. Çalışma ilişkileri, taraflar açısından çıkar mücadelesindeki aşırılıkları
kontrol etme işlevine sahip olduğu gibi, çözüme yönelik barışçı ve çatışmacı süreçlerin kontrolünü hedefler.
Ekonomik İlişki: Sosyal aktörlerin sosyo-ekonomik çıkarları, sosyo- ekonomik işleyiş tarafından belirlenir.
Taraflar, kendi kurumsal yapılarının belirlediği ilişki biçimine sahip olsalar da, özellikle ekonomi bu ilişkiyi büyük
ölçüde etkiler.
Kurumsallaşma: Sistem içerisinde tarafların bireysel yer alıştan çok kurumları aracılığıyla temsil edilmesi ve
varlık kazanması, çalışma ilişkilerine kurumsal bir boyut kazandırmaktadır. Ayrıca çalışma hayatının kural ve
koşullarının belirlenmesine ilişkin toplu pazarlık gibi kuramsal niteliği olan mekanizmanın önemli yer tutması da
kurumsal niteliğin bir unsurudur.
Güç Sorunu: İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyen ve bu ilişkilerin sağlıklı bir biçimde yürütülmesini sağlayan
sistem, büyük ölçüde güç dengesi kurma sürecidir. Gücün odaklanması ve güç farklılıkların kontrol edilmesi,
işçi- işveren ve devleti işbirliğine yönelterek, çalışma ilişkilerine ilişkin çeşitli politikalar geliştirme, çalışma
ilişkilerinin kapsamını oluşturmaktadır. Dolayısıyla çalışma ilişkileri, güç sorununa yönelmekte, güç olgusuna
odaklanmaktadır.
Güven: Taraflar arasında güvenin ön plana çıktığı sistem ve süreçler daha hızlı ve daha iyi sonuç verme
imkânına sahiptir. Dolayısıyla çalışma ilişkileri de güvene dayalı ilişkilerinin kurulmasına yardımcı olmaktadır.
Ortak Hedefler Oluşturma: Çalışma ilişkileri ortaya çıkış amacına bağlı olarak yararlı olduğu kadar, taraflar
arasında ortak değerler tesis etmede önemli katkılar sağlamıştır. Tarafların taşıdığı değerler paylaşılıyorsa,
karşılıklı hedeflere ulaşmak için birlikte hareket etme olasılığı daha yüksektir.
Kapsama ve Dışlama: Çalışma ilişkileri, kurum ve konuları dâhil etmenin dışarıda tutabilmenin yöntemlerine
sahiptir. İlişkiler ve normlar bütünüdür. Yapısı itibariyle sınırlayıcı ve kapsayıcı bir yapıya sahiptir.
Çalışma ilişkileri; sistemin aktörlerinden, ideolojilerden ve kurallardan oluşan bir bütünlük içinde anlaşılabilir.
Çalışma ilişkileri, olarak kabul edilen belli başlı bazı faktörler vardır. Bu faktörlerin sistematik bir şekilde ve etkili
kullanılmasında taraflar arasında işbirliği sağlar. Bu süreçte taraflar, normal zamanlarda üç ana çıkar grubundan
ibarettir: Bunlar işçiler, işverenler ve devlettir.
 Kurumsal çevre
 Statüler ve otorite
 Bireylerin mesleği
 Çalışma gruplarının doğası
İşçi-işveren arasındaki çalışmadan doğan ilişkilerin düzenlenmesi, sistemdeki aktörleri ve aktörler arasındaki
çatışma ve işbirliği içeren etkileşim sürecini kapsar.
Çalışma İlişkilerinin Konusu
Sanayi Devrimiyle birlikte şaşırtıcı bir hızla gelişen yeni üretim biçiminin en önemli sonuçlarından biri, derin bir
sosyal değişimlere yol açmasıdır. Teknik gelişmelerin üretim sürecinde kullanılması üretim artışı kadar, yeni
sosyal yapıların ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.
Çalışma ilişkileri genellikle iş ilişkileri, iş hukuku, sendikal örgütlenme, toplu pazarlık, sözleşme yönetimi gibi
önemli ve çağdaş konuları kapsamaktadır.
Çalışma ilişkileri kavramı, örgütler ve örgütler aracılığıyla oluşturulan kurumsallaşmış ilişkilerin ifadesinde
kullanılmaktadır. Bu çerçevede; sendikalar ve sendika-siyaset ilişkileri, toplu pazarlık süreci, taraflar arasındaki
uyuşmazlıklar, grev ve lokavt konuları ile devletin çalışma ilişkilerindeki rolü temel inceleme konusu
olmaktadır.
Birbirinden belirgin biçimde ayrılmış bulunan işçi ve işveren sınıfları arasındaki sorunlara barışçı çözümler
bulmaya gayret gösteren çalışma ilişkilerinin temeli, bağımlılık ilişkisinden doğan ilişkilere dayanmaktadır.
Çalışma ilişkilerinin temel yapısı ve bu yapıyı belirleyen kurallar, sisteminin etkisiyle oluşturulmuş, kurallar
sistemi olarak, yasal ve politik düzenlemelerde, sendika düzenlemelerde, toplu anlaşmalarda, yönetim
kararlarında, gelenek ve uygulamalarda görülmektedir.
3
Çalışma ilişkileri, devlet düzeyinde sendikalar ve işveren kuruluşları arasında yapılan biçimsel toplu sözleşme
sistemi üzerine dayanmaktadır. İşçileri, temsilcileri ve yönetimi içine alan biçimsel olmayan bir uzlaşma sistemi
vardır.
Çalışma ilişkileri konusu temel alanları
 Çatışmanın etkin ve adil çözümü
 İstihdam ilişkilerinin tüm boyutlarıyla incelenmesi
 Sosyal aktörler arasında eşitlik, adalet ve demokrasinin tesisi.
Toplumsal bütünleşme ve uyum, çalışma ilişkilerinin hedefi olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla çalışma
ilişkileri konusu itibariyle sadece işçi-işveren arasındaki ilişkileri düzenleyici kurallar getiren bir alan değildir.
Çalışma ilişkileri, taraflar arasında çatışmayı çözmek, uzlaşmacı ilişkiler sistemi oluşturabilmeyi amaçlar.
Çalışma ilişkileri sistemi uzlaşma anlayışı çerçevesinde tarafların amaçlarını buluşturmayı uyumlu ve istikrarlı
bir yapıya büründürmeyi amaçlar.
Çalışma ilişkileri;
 Bireysel ilişkiler
 Toplu ilişkiler
 Kurumsal ve yasal düzenlemeleri kapsar
Çalışma ilişkileri genel olarak, istihdam koşulları, ücretlerin düzenlenmesi, sağlık, sosyal güvenlik, refah artışı
emeklilik, katılım gibi konularla ilgilenir.
Çalışma ilişkileri üretim, verimlilik ve refah düzeyini garanti altına almayı hedefler, sosyal adalet ve refahın
gerçekleştirilmesi amacıyla da etkin işlev görür.
Çalışma ilişkileri şu konularla da ilgilenir.
Üretim Sürecinde İstikrar: Üretimin sürekliliğini sağlamak
İstihdam Sürekliği: Sektöründe üretim sürecine katılan bütün bu kesimleri arasında karşılıklı anlayışın en üst
seviyede güvence altına alınması
Gelir Garantisi: Çalışanlara belirli geliri garanti etmek
Uyuşmazlıkları Önleme: Bu, işbirliğinin teşvik edilmesine ve üretimin artırılmasına yardımcı olur Hızlı bir
gelişim için sosyal taraflar arasında uyumlu bir ilişki olmalıdır. Diğer bir deyişle, düşünce ve eylemin birlik içinde
olması endüstriyel barışın önemli bir başarısıdır.
İşbirliği: Endüstriyel çatışma veya çekişme önlemek ve uyumlu ilişkiler geliştirmek.
Çalışma İlişkilerinin Sosyal Bilimlerle İlişkisi
Çalışma ilişkilerinin gelişimini sağlayan ve zaman içerisinde teorik bir disiplin olarak önem kazanmasına yardım
eden birçok bilim dalı vardır. Bunlar; siyaset bilimi, ekonomi, sosyoloji, tarih ve hukuk gibi bilim dallarıdır.
Çalışma ilişkileri konusu birçok bilimle kesişmektedir. Bu çerçevede başta ekonomi ve hukuk olmak üzere
psikoloji, sosyoloji, sosyal tarih ve sosyal siyaset bilimi gibi bilim dalları çalışma ilişkileriyle doğrudan ilgilidir. Bu
bakımdan çalışma ilişkileri çeşitli bilim dallarını kapsamakta ve disiplinler arası bir alan olarak gelişmektedir.
Çalışma İlişkilerinin Unsurları
Devlet, sendikalar, işverenler, işçiler ve dernekler çalışma ilişkileri sisteminin doğrudan ve dolaylı etkisi olan
kurum ve kuruluşlardır. Temelde çalışma ilişkileri üçlü oluşumu ifade eden bir yapıya sahiptir ve işverenler ve
temsilcilerini, işçiler ve temsilcilerini ve devlet yetkilileri gibi uzmanlaşmış üçüncü taraf kurumlarını içerir.
Çalışma ilişkileri sisteminde üç temel aktör vardır. Bunlar;
 İşçi Tarafı: İşçiler ve örgütleri.
 İşveren Tarafı: İşverenler ve örgütleri.
 Devlet: Çalışanlardan ve çalışma koşullarından sorumlu devlet kurumlarıdır.
Bu aktörlerin konumları, çalışma ilişkilerinin ilk ortaya çıktığı dönemde dünya tarihinde meydana gelen
olaylardan, ülkelerin sahip oldukları siyasal yapılardan, ekonomik gelişmeden, sanayileşmeyi yürüten
kesimlerin yapılarından etkilenmiştir. Bu etkileşim sonucu olarak, sistemin taraflarını oluşturan aktörlerin rol ve
statüleri arasında ilişkinin dinamiği açısından önemli farklılık görülmektedir.
Çalışma ilişkilerindeki önemli amaçlardan biri, sistemi oluşturan her bir aktörün sistem içindeki mevcut yerinin
ve rolünün ne olması gerektiği ile ilgilidir. Günümüzde çalışma ilişkileri sisteminin birden çok anlamı ve ifade
edilme biçimi vardır. Aslında sistemi meydana getiren ve temel esaslarını belirleyen unsurlar hiçbir zaman
değişmemiştir. Bunlar işçi, işveren ve devletin çalışma hayatına ve sosyo-ekonomik alan ilişkin amaçları
4
tarafından belirlenir. Belki zaman içinde bunların rollerinde bir değişme olmuş, fakat sistemi hep bu üçlü
meydana getirmiştir. Çalışma ilişkileri sistemi, sosyo-ekonomik ve politik yapının dışında işçi, işveren ve
yöneticiler arasındaki ilişki biçimi tarafından belirlenir.
İşçiler ve İşçi Sendikaları
Belirli bir ücret karşılığı, iş sözleşmesine dayanarak çalışanlara işçi denir. Günümüzde kullandığımız işçi kavramı
sanayi devrimi ile gündeme gelmiştir. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı en önemli değişimlerden biri, Marks’ın
“proletarya” dediği işçi sınıfının ortaya çıkışıdır.
Tarihsel süreç içinde ve farklı ülkelerde değişik sendikacılık anlayışı ortaya çıkmıştır. Bir kısmının faaliyetleri ve
amaçları işçinin çalışma bağlantılı hakları ile sınırlı iken, bazı sendikacılık türleri sosyal hareketin bir parçası
olarak ortaya çıkmışlardır. Sendikaların örgütlenme modelleri incelendiğinde üye niteliğine ve kapsamına göre
farklı modeller söz konusu olmaktadır.
Kapsamına göre sendikalar
 Meslek sendikaları
 Genel sendikalar
 İşkolu sendikaları
 İşyeri sendikaları
Üye özelliğine göre sendikalar
 Vasıflı işçi sendikaları
 Vasıfsız işçi sendikaları
Sendikalar üyelerinin çalışma koşulları ile ilgili çıkarlarını korumak ve toplu eylem oluşturabilmek, işçilere
kollektif temsil ve kollektif müzakere imkânı sağlamak amacını taşıyan kurumlardır.
İşçilerin sendika üyeliğinin nedenleri
 Ekonomik ihtiyaç
 İş güvenliği
 İş sağlığı
 Sosyal statü
 İşverenle etkin iletişim
 Dağıtım
 İşbirliği
 Bütünleşme
Sendikalar, başlangıçta ücret ve çalışma koşulları ve işverenle girişilen çıkar mücadelesi üzerine yoğunlaşmıştır.
Sendikalar amaçları
 Elde edilen gelirin paylaşımında iş gücünün payını korumak ve artırmak
 İşçilerin hak ve çıkarlarını korumak
 Çalışma koşulları ve kurallarının belirlenmesinde rol alarak, koşulların iyileştirilmesini sağlamak
Görüldüğü gibi sendikalarda üyelerini hak ve çıkarlarının geliştirilmesi ile çalışma koşullarının iyileştirilmesi
temel amaç olmaktadır. Üyelerinin çıkarları dışında topluma yönelik hedefleri de söz konusudur.
Sendikaların bazı önemli sosyal sorumlulukları
 Endüstriyel anlaşmazlıkların sayısını azaltarak, ulusal entegrasyonu teşvik etmek ve korumak
 İşçilere kurumsal sosyal sorumluluk duygusunun aktarmak
 Endüstriyel barışı sağlamak
İşveren ve İşveren Sendikaları
İşveren sendikaları, gerek işlevleri ve gerekse amaçları bakımından kapitalist ya da karma ekonomik sistemler
içinde ortaya çıkmış, endüstri toplumlarına özgü kuruluşlardır. Ekonomik ve toplumsal alanda kurulan farklı
çıkar örgütleri içinde, işverenler adına çalışma ilişkileri alanında faaliyet göstermek amacıyla kurulmuşlardır.
Üyelerinin çıkarlarını işçi sendikaları ve diğer kuruluşlar karşısında korumak amacını taşımaktadırlar.
İşveren sendikalarının kuruluş gayesi
 İşçi sendikalarının kurulması, etkinlik kazanması ve güçlenmesi
 Devlet organlarının teşekkülü ve müdahalesi
 Daha önce kurulmuş olan birliklerinin gelişmesi ihtiyacı
 Belirli düzey toplu pazarlıklarda sendika vasıtasıyla temsil edilme zorunluluğu
5
İşveren sendikalarının amaçları da işçi sendikaları gibi üyelerinin çıkarlarını korumak ve geliştirmektir. Bu amaç
çerçevesinde farklı işlevler yerine getirmektedirler.
Devlet
Sanayi Devriminin ilk döneminde devlet “laissez faire” (bırakınız yapsınlar) ideolojisi ile kendini sorumlu
görmeyen anlayışa sahip olmuştur. Bu sanayi kapitalizminin ortaya çıkardığı sorunları çözmede yetersiz
kalmıştır.
Devlet, bu konuda görevli kuruluşları aracılığıyla önemli rol ifa etme ve müdahalede bulunma zorunluluğu
hissetmiştir.
Çalışma ilişkilerinde devlet, işçi ve işverenin yanı sıra üçüncü aktör konumundadır ve yalnız yasal
düzenlemelerle değil, ücret, işgücü maliyeti, uyuşmazlıklar gibi çalışma yaşamının tüm sorunlarıyla
ilgilenmektedir.
Devlet ara buluculuk faaliyeti ile sistemin işleyişini kolaylaştırmak gibi tarihsel olarak özgül etki konusunda
kurum ve yapılar oluşturmuştur. Devlet ve bürokratik merkezîleşmesi, çalışma ilişkileri açısından belirleyicidir.
Devlet çalışma ilişkileri sisteminde rolleri
 Ara bulucu
 Kanun Koyucu
 İşveren
Ara bulucu, kural koyucu ve işletme olarak sistemin aktörü olan devlet
 İstikrar ve düzen sağlamak
 Güç dengesinin kurulmasına imkân hazırlamak
 Tarafların ilişkilerine sistemleştirmek
 Sistemin işleyişinin zeminini kurmak
 Sorun çözmek
 Denge ve uzlaşma sağlamak
Çalışma ilişkileri içinde devletin varlık nedeni ve faaliyetlerinin temel amacı, sistemin sorunsuz olarak devamını
sağlamaktır. Devlet, taraflar arasındaki ilişki ve sistemin devamını sağlamak üzere düzenleme ve etkileme
yeteneğine sahip olan en güçlü otoritedir.
Çalışma İlişkilerinin Çevresi
Çalışma ilişkileri, rastgele bir oluşum değil, köklü endüstriyel dönüşümün temel ve önemli sonucudur. Çalışma
ilişkileri sistemi dinamik bir yapıya sahiptir.
Her ülkenin siyasal, ekonomik sosyo-kültürel sistemi, çalışma ilişkilerinin aktörlerini ve bu aktörler arasındaki
ilişkinin temel kurallarını belirleme özelliğine sahiptir ve ülkeden ülkeye farklılık göstermektedir.
Çalışma ilişkilerinin oluşumu ve işleyişi açısından ulusal kültürün rolü önemlidir. Uzlaşmacı ve meydan okuyan
toplumsal özellikler ile kültürel düzen önemlidir. Bağımsız bir değişken olarak karakterize edilen sosyo-kültürel
kökler, egemen değerler ile sistem açısından belirleyici olmaktadır. Sosyal, yapısal özellikleri, stratejilerin
seçimi, kişiler ve gruplar arasındaki ilişkileri ve davranışsal özellikleri, yetki sorunları kendi toplumlarının
kültürel özellikleri ile doğrudan ilişkilidir.
Toplumun değerleri, bireycilik, başarı yönelimi, eşitliğe olan inanç, sınıf bilinci, ücret farklılıkları çalışma ilişkileri
açısından belirleyicidir. Kültürel değişkenler ve toplumsal bakış açısındaki değişim daha kesin ve işlevsel
değişkenlerce açıklanır. Bu durum çalışma ilişkilerini etkilemektedir. Çalışma ilişkileri uyumlu ve tutarlı bir
işleyiş sistemine dâhil olma eğilimine ve değerlerine sahiptir. Kurumsal yapılar, yönetsel güç değerleri ve
inançlar sisteminin somutlaştığı kendi hedeflerini elde etme stratejileri ait oldukları toplumların geleneklerinin
etkisinden bağımsız değildir.
Kurumsal düzenlemeler sosyal aktörlerin etkileşimi yanında kültürel, ekonomik, toplumsal, siyasal yapı ve siyasi
ideoloji tarafından belirlenir.
Çalışma İlişkilerinde Değişim ve Dönüşüm
Dünya ekonomisi ve ulusal ekonomideki yapısal değişiklikler, küreselleşme, teknoloji ve teknoloji
kullanımındaki yükseliş, iş gücünün yapısındaki değişiklikler çalışma ilişkilerinin gelişimini sağlamıştır. Çalışma
ilişkileri sisteminin gelişimini sağlayan diğer faktörler ise; istihdamın sektörel farklılaşması, ideolojik ve siyasal
gelişmeler, yönetim ve insan kaynakları politikaları ve özellikle sosyal taraflar arasında çatışmanın azalması,
çalışma ilişkileri sisteminin yeni boyutlar kazanmasını sağlamıştır.
6
ÜNİTE 2 ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNDE SİSTEM YAKLAŞIMI
Her sistem işleyiş ve kapsamı itibariyle diğer sistemlerden ayırt edilmesine imkân tanıyan belirli özellikleri
vardır. Dunlop’a göre endüstri ilişkileri sistemi; belirli aktör, çevre ve sistemleri birbirine bağlayan bir ideoloji
olup bu aktörlerin çalışma ortamlarındaki hareketlerini yönlendiren kurallar bütünüdür.Sistemler çoğu zaman
birbiriyle ilişkili iki veya daha fazla alt sistemden meydana gelir.
Boulding, etrafımızı çevreleyen bu sistemleri dokuz ayrı kategoride sınıflandırmaktadır:
Statik Yapı Düzeyindeki Sistemler: Binalar, yollar, eşyalara ilişkin sistemler
Kontrolümüz Dışında Hareketlere Sahip Dinamik Sistemler: Güneş Sistemi, Yıldız Sistemi, Doğal Hareketler
gibi
Kontrol Mekanizmalı Sistemler
Kendi Kendini Otomatik Olarak Düzenleyen Sistemler: Fotokopi makineleri, termostatlı ev kombi sistemleri
gibi
Kendi Kendini Koruyucu ve Çevre ile Etkileşimi Olan Sistemler: Canlı hücreler gibi
Jenetik-Toplumsal Düzey Sistemi ‘Çevresi ile Etkileşim Halinde Ancak Hareketsiz Sistemler: Ağaçlar ve bitkiler
gibi
Hayvan Sistemi: Hareketli ve yaşamak için aktif faaliyet içinde olan hayvanlar gibi
İnsan Sistemi: Hem hareketli ve yaşamak için faaliyette olan hem etkileştiği çevreyi dil ve sembol kullanarak
tanımlayabilen akıllı sistem
Sosyal ve Örgütsel Sistemler: ‘İnsanların etkileştiği çevreyi kendine göre yapılandırması neticesinde ortaya
çıkan sistemler’: Aile, devlet, endüstri ilişkileri sistemi gibi
Fizik Ötesi Sistemler: Müdahale edilememekle birlikte varlıkları kabul gören sistemler olarak sıralanabilir.
Sistem, statik ve dinamik tüm hayatın işleyişine yönelik, fiziksel, mekanik, biyolojik, sosyal ve beşeri gibi geniş
bir alanda oluşturulmuş kurallar bütünüdür. Farklı bir ifade ile sistemsiz bir endüstri ilişkilerinin varlığından söz
edilemez. Endüstri toplumu sadece ekonomik gelişmelerle sınırlı olmayan, zaman içinde kendi yapısını
oluşturan dinamik bir sürece tabidir.
Endüstri İlişkileri ve Endüstriyel Toplum
Endüstri toplumu üretimin genele yayılması ile birlikte, çalışan ve yönetici arasında belirgin bir çizginin ve
çalışma ilişkilerinde belirli kuralların oluşturulduğu politik yapıdaki toplumsal dönüşümün adıdır. Endüstri
toplumu; endüstrileşme ile birlikte ortaya çıkan yeni dinamiklerin meydana getirdiği toplumdur.
Endüstri İlişkileri Sisteminin Yapısı
Endüstri İlişkileri Sisteminin teorik temelleri ilk dönem sanayileşme hareketine kadar dayanmaktadır.
Endüstri ilişkileri kurallarını derli toplu olarak ortaya koyan ilk kişinin Harvard üniversitesinden John Dunlop
olduğu kabul edilir.1958
Hem sosyal sistem hem de ekonomik sistem endüstri ilişkileri sistemi ile benzer parametreleri kullansa bile,
temel kaygılarındaki farklılık, endüstri ilişkileri sisteminin bağımsız bir disiplin olarak kabul edilmesini gerektirir.
Endüstri İlişkileri Sisteminin Aktörleri
Genel olarak Endüstri İlişkileri Sisteminin aktörleri; İşçi, İşveren ve Devlet olarak sıralanabilir.
İşveren yapısında, sermaye ve yönetim olgularının tek bir noktada birleşmesi de gerekmez. Çoğu zaman
sermaye sahibi ile yönetici birbirinden farklı kişidir. Günümüzde CEO (Cheif Executive Officer) diye anılan
profesyonel üst yöneticiler bunun en somut örneğidir.
Toplu İş Sözleşmesinin tarafları işveren veya işveren kuruluşu, işçi sendikası ve devlettir. İşçiler tek başına veya
grupça TİS’in tarafı olamazlar. Mutlaka bir sendikaya ihtiyaçları vardır.
Dunlop, sistemin aktörlerini şu şekilde sıralamıştır:
1- Yöneticiler (işverenler) ve onların idaresindeki temsilcilerden oluşan (İşveren örgütleri ve sendikaları) bir
yapılanma (hiyerarşi)
2- İşçiler (yönetimde görev almayan) ve onların temsilclerinden (işçi sendikaları) oluşan bir yapılanma
(hiyerarşi)
3- İşçi-işveren ilişkilerinde uzmanlaşmış kamu kuruluşları ile (Çalışma Bakanlığı, İşKur vb) ilk iki aktör tarafından
aynı amaçla oluşturulmuş özel kuruluşlar.
İşçiler her zaman resmi bir örgütlenmeye ihtiyaç duymayabilir. Genel kullanımda buna “örgütsüz toplum/grup”
denir.
7
2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun 2.maddesine göre; işçiler toplu iş sözleşmesi
yapabilmek için mutlaka bir işçi sendikasına ihtiyaç duymaktadır.
İşveren isterse tek başına toplu iş sözleşmesi imzalayabilir (2822 SK Md.2).
Endüstri İlişkileri Sisteminin Çevresi
Teknolojik çevre, endüstri ilişkilerini gün be gün dönüşüme uğratmakta ve geleneksel kurumsal yapılanmasını
önemli ölçüde değiştirmektedir. Endüstri ilişkileri aktörleriyle etkileşen üç temel çevre bulunmaktadır. Dunlop
bunları şu şekilde sıralamaktadır:
1- İşyeri ve iş toplumunun teknolojik özellikleri
2- Aktörler üzerinde olumsuz etkisi olan piyasa (ürün piyasası) veya bütçe kısıtları
3- Gücün toplumdaki mevkii ve dağılımı
Bütçe kısıtları tüketici tercihlerini etkileyerek piyasaların yeniden düzenlenmesine neden olmaktadır.
Sosyal hayatta ortaya çıkan tüm ilişkilerin merkezinde ‘güç’ ve ‘otorite’ bulunmaktadır.
Bütçe kısıtı, tüketicilerin gelir seviyelerine göre mevcut fiyatlarla satın alabileceği mal ve hizmet bileşimini ifade
eder. Tüketici hangi maldan veya hizmetten ne kadar satın alacağına ancak tercihi (ihtiyacının şiddeti) ve
elindeki parası ile orantılı olarak karar verir.Bu kısıtlar öncelikle doğrudan yönetsel yapı ile (işveren) ilgili
olmakla birlikte diğer tüm aktörleri de etkilemektedir.Rekabet yoğun piyasalarda, maliyetlerin en aza
indirilmesi çabası, mal ve hizmet üretimindeki maliyet unsurlarının tümünde katı bir politika benimsenmesine
neden olmaktadır
Bir yandan maliyet bir yandan satış kaygısı arasında kalan işveren, işçilerce talep edilen ücret artışları (toplu iş
sözleşmesi) dönemlerde zor durumda kalabilmektedir. Dunlop’un endüstri ilişkileri sistem teorisi de çatışmayı
değil uyumu ihtiva eder. Bütçe kısıtları gerek bireysel gerekse genel ekonomik çerçevede endüstri ilişkileri
sistemini etkilemekte ve sistemin kurallarını değiştirmektedir. Endüstri İlişkileri aktörleri birbirlerine ihtiyaç
duyan mekanizmanın parçalarıdır ve bir bütünlük oluşturur.
Weber’e göre güç; sosyal ilişki içinde bulunan bir aktörün, diğerlerinin gösterdiği dirençten etkilenmeksizin
istediğini yapabilme yeteneğidir.
Aktörlerden biri sürekli kazanıyorsa, diğer aktörün kaybı zamanla kazanan aktöre zarar vermeye başlayacaktır.
Birbiri ile yoğun etkileşim içinde olan bu kazanç/kayıp fasit dairesi literatürde “zero-sum” mantığı olarak
adlandırılır. Bireysel güç kaynakları olarak sıralanan bu hususların tümünün ortak paydaları ‘vasıf ve mevkii’ de
buluşmaktadır.
Güç; iktisadi, teknolojik, siyasi, kültürel ve ideolojik gibi faktörlerden etkilenir.
Bireysel olarak işçiler eğer;
 Kolaylıkla ikame edilemeyecek vasıflara sahiplerse
 Üretim sürecinin hayati bir noktasında çalışıyorlarsa
 Üretim sürecini kolaylıkla aksatabiliyorlarsa
 Üretim sürecinde belirsizlik yaratabiliyor ve bu belirsizlikle mücadele edebilme kapasitesine sahiplerse
diğerlerine göre daha güçlü olacaklardır.
Vasıflarınız yüksek ve yeterince etkin bir konumda iseniz pazarlık gücünüz o kadar yüksek olacaktır.
Sendikaların en önemli güç kaynaklarından bir diğeri de ‘grev’dir. Ancak her durumda sendikaların güç
kaynakları içinde en önemli yer tutan unsur, maddi güçtür. Maddi gücü yüksek olan sendikaların yaptırım
güçleri de artmaktadır.
2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununun 25. maddesinde; “İşçilerin, topluca çalışmamak
suretiyle işyerinde faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli ölçüde aksatmak amacıyla aralarında
anlaşarak veyahut bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmamaları için verdiği karara uyarak işi
bırakmalarına grev denilir” ifadesi ile yasal grevin tanımı yapılmıştır. Gerek fiili gerek fikri ancak çoğunlukla fiili
emek arzı suretiyle çalışan işçilerin en önemli kozu grev tehdididir.
Sendikaların güç kaynaklarını
 Üye sayıları
 Üyelerini ortak bir amaç etrafında toplayabilme kabiliyetleri
 Üyelerinin üretim sürecindeki konumu
 Emek piyasasının durumu
 Siyasi güç
 Maddi güç
 Grev
Sendikaların gelecekteki rolleri ve gücünü belirleyen faktörler
8
 Teknolojik değişim
 İşgücünün yapısı
 Ekonomik çevre
 Yönetim biçimleri
 Baskın ideoloji
 Hükümetlerin rolleri
Grev ve Lokavt Endüstri İlişkileri Sisteminin en önemli bileşenlerinden ikisidir. Lokavt 2822 sayılı Toplu İş
Sözleşmesi Grev ve Lokavt kanunun 26 maddesinde; “İşyerinde faaliyetin tamamen durmasına sebep olacak
tarzda, işveren veya işveren vekili tarafından kendi teşebbüsü ile veya bir işveren kuruluşunun verdiği karara
uyarak işçilerin topluca işten uzaklaştırılmasına lokavt denilir” şeklinde tanımlanmıştır.
Güç ve gücün dağılımı sadece endüstri ilişkileri sistemini değil toplumun genelini ilgilendiren bir konudur.
Ancak ister Liberal ister Sosyalist olsun, her devlet endüstri ilişkileri sistemine dolaylı ya da doğrudan müdahale
eder. Her ne kadar işçi ve işveren arasında ideolojik bir uyumsuzluk bulunsa da sistemin kurallarının iyi
yapılandırılması ve işlemesi, taraflar arasındaki çatışmayı en aza indirmeye katkı sağlar.
Dunlop’a göre endüstri ilişkileri sistemindeki gücün dağılımı, toplumun genelindeki aktörlerin prestiji,
pozisyonu ve otoritesinin endüstri ilişkilerine yansımasından ibarettir.
Endüstri İlişkileri Sisteminde Kuralların Oluşumu
Kuralların oluşumu endüstri ilişkileri sisteminin merkezinde yer alır. Yazılı, sözlü, gelenek ya da uygulama
şeklinde oluşturulan kurallar, endüstri ilişkileri sisteminin her seviyesinde uygulanmaktadır.
Kuralları oluşturanlar;
 İşverenler
 Yetkili kamu kuruluşları
 İşçi ve İşveren örgütleri
 Yetkili kamu kuruluşları, işçi ve işverenlerin ortak kararları ile oluşturmak mümkündür.
Serbest ekonomi ilkesini benimsemiş liberal ülkelerde müzakere temelli kurallar aktörler arasında güçleri ile
orantılı olarak belirlenirken merkezi olarak kararların alındığı sosyalist ekonomilerdeki kural oluşumlarında
devletin belirgin baskınlığı gözlemlenmektedir. Dunlop ülkelerin endüstri ilişkileri sisteminin, ilk dönem gelişim
sürecinde benimsenen ilkelerle yakından ilişkili olduğunu belirtmektedir. Anılan yapının özellikleri zaman içinde
değişime uğrasa da temel kurguya ait izlerin silinmesi mümkün değildir.
Endüstri İlişkileri Sisteminin İdeolojisi
İdeoloji, en genel anlamı ile fikirler, değerler ve inançlar bütünüdür. 18. ve 19. yüzyıllar arasında bilimsel
düşünce ve öğretinin ifadesi için ilk kez Fransa’da kullanılan bir terimdir. Condillac, bu terimin kullanıldığı
ekolün en popüler düşünürlerinden biridir.
Bendix ideolojisini en kısa ve öz olarak tanımlayan Kerr’ e göre ideoloji; sosyal ilişkilerde içsel ve bilinçli bir
tutarlılık içeren fikir sistemidir. Habermas, “İdelojiler, ideoloji eleştirisi ile yaşıttır” derken bu hususu
vurgulamaktadır.
İşçi hareketinin ideolojisi; ücretlerin artırılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, çalışma sürelerinin
kısaltılması gibi konular üzerine kuruludur.
İşvenen İdeolojisi; yeni üretim teknikleri, kâr, pazar payı ve toplumsal farkındalık üzerine kuruludur.
İstihdam ilişkileri, aktörler, kurallar ve kurumlar çerçevesinde işleyen dinamik bir sürecin bütününü
oluşturmaktadır.
İşçi hareketinin ideolojisi üç temel unsuru
 Felsefi olarak, işçileri ve sosyal grupları etkileyen tanımlanabilen ve değerlendirilebilen toplam
çevrenin akılcılığı (rasyonalitesi),
 Programsal olarak, yorucu ve yıpratıcı koşullardaki üretim sürecine ve bu durumun sebepleri ile nasıl
mücadele edileceğine yönelik, toplumun verdiği tepkinin ilerisinde bir tutuma sahip olma, Hedeflenen
amaçlara ulaşmak için en etkili hareket yöntemine karar verme,
 Mantıksal olarak, örgütsel yapılanmanın felsefi anlam ve kabulleriyle en uyumlu ideal bir yapının
oluşturulmasına yönelik harekette bulunma.
Sistem Yaklaşımına Getirilen Eleştiriler
Endüstri ilişkileri, ele aldığı konuları açıklamakta diğer disiplinlerin teori ve bilgilerinden faydalanır. Ekonomi,
Sosyoloji, Psikoloji bu disiplinlerin en belirginleridir. İstihdam ilişkileri, aktörler, kurallar ve kurumlar
çerçevesinde işleyen dinamik bir sürecin bütününü oluşturmaktadır.
9
Dunlop teorisi, işçileri mutlaka bir örgütsel yapı içinde değerlendirir. Bunlar formel ya da informeldir. Oysa
Endüstri ilişkileri sistemi içinde düzen, Dunlop’un ileri sürdüğü gibi ideolojik bir uyum sonucu değil çatışma
sonucu ortaya çıkmıştır ve Dunlop teorisi bunu ihmal etmiş gözükmektedir. Günümüzde endüstri ilişkilerine
yönelik kuramların birçoğu, verimlilik, finansal performans ve rekabet gibi sistemin çıktılarına dönüşmüştür
Formel yapılar, sendikalar, dernekler işçi konseyleri ya da siyasi örgütler olabilir. Informel yapılar ise, toplam
kalite çemberi grupları, kaza önleme komiteleri gibi gönüllü kuruluşlar olabilir.
Sosyal Yaklaşımın amacı toplumu sınıflara bölmeden ya da belirli bir örgütlenmeye ihtiyaç duymaksızın tümüyle
sahiplenebilmektir. Oysa birçok küçük işletmede formal bir örgütlenmeyi bırakın informel örgütlenme
zihniyetine sahip olmayan işçi kitlelerine rastlamak mümkündür. Bu nedenle Dunlop teorisinin, büyük ve
kurumsal işletmelere uygun olduğu, küçük ve kurumsal olmayan işletmelere uygun olmadığı ileri
sürülmektedir. Endüstri ilişkilerinin çoğunlukla teknolojik, ticari ya da mali koşulların etkisi ile şekillendiği
bilinse de, bunun toplumdaki siyasal gücün yapısından bağımsız olması beklenemez.
ÜNİTE 3 ÇALIŞMA İLİŞKİLERİ KURAMLARI
Bir teori, ilgili olduğu konu hakkında belli varsayımlardan hareket ederek ve şimdiye kadar yapılmış çalışmaların
belli bir kısmının bulgularından yararlanarak o konuya dair bütünsel bir resim çizer. Çalışma ilişkileri gibi bir
alanın analiz edilmesinde ve anlaşılmasında da farklı açıklamalar yapıla gelmiştir
Çalışma İlişkileri Alanının Zaman İçerisinde Değişimi
Tarihsel süreç içerisinde çalışma ilişkilerinin anlaşılması ve yorumlanması da toplumların üretim ve tüketim
kalıplarının değişmesine paralel bir değişim izlemiştir. Belli bir zaman diliminde insanlar çalışma ilişkilerinde
etkin unsur olarak devlet, sendika gibi bazı aktörleri kilit noktada görürken ve bunlar üzerinden çalışma ilişkileri
sistemini tanımlarken, diğer bir dönemde işletmelerde var olan sosyal grupların etkisi konusu ön plana çıkmış
ve sistem bu dinamik üzerinden yorumlanmıştır.
Tarihi süreçte ortaya çıkan bu analiz etme farklılıkları, alanı tanımlayan birer farklı bakışa dönüşmüştür ve iş
yerinde ortaya çıkan ilişkilerin doğasını açıklamakta belli ana eğilimler ortaya çıkmıştır. İşyerinde adaleti, kişisel
huzuru ve refahı olumsuz yönde etkileyen eksiklikleri giderme amacıyla ortaya konan çalışma ilişkileri
anlayışları farklı aktörlerin farklı etkilerini değişik önem derecelerinde algılamaktadır.
Üniter (Tekil) Anlayış
Üniter anlayış işletmeye, işletmenin başarısı gibi bir ortak amaç için bir araya gelen kişilerden oluşan bir takım
olarak bakmaktadır. Yegâne otorite yöneticidir ve onun yönetimde bütün çalışanlar aynı hedef, uyum ve iş
birliği ortamında bir araya gelirler. Güç yöneticidedir ve kontrol yetkisi de doğal olarak ondadır.
Plüralist (Çoğulcu) Anlayış
Çoğulcu anlayış işletmeyi farklı gruplardan oluşan bir bütün olarak ele almaktadır. Bu grupların hedefleri, ilgileri
ve liderleri farklıdır. Her biri kendi hedefine odaklandığı için aralarında zaman zaman çatışma olabilir. Üniter
yaklaşımın daha fazla oranda 19. yüzyılda yaygınlaşan vahşi kapitalizmi çağrıştırmasına karşın, çoğulcu yaklaşım
daha çağdaş bir anlayış olarak ortaya çıkmıştır.
Karşılıklı bağımlılık altında çoğulcu bir anlayışın, çatışmayı yönetme, otorite-bağlılık ikilemine çözüm geliştirme
ve sendikal örgütlenme gibi talepler karşısında birçok kaynağa sahip olduğu düşünülmektedir. Bu anlayış
günümüzdeki paydaş söyleminin çalışma ilişkileri alanında bir yansıması gibidir. Çoğulcu anlayış sendikaları,
çalışanların işletme yönetimine katılmasının en önemli aracı olarak görmektedir.
İşletme içinde farklı çıkarları bir araya getiren ve grupların çıkarlarını işletme çıkarları ile bütünleştirerek tüm
çalışanların kabul edebileceği hedeflere yönlendiren sabit bir müzakere edilmiş düzenleme mevcuttur. Üniter
anlayışın çatışmayı yok sayma ve tehdit olarak algılayarak sindirme yönündeki görüşüne karşılık, çoğulcu
anlayış çatışmayı yönetmenin değişik yollarına ve kurallarına dikkat çekmektedir. Bu kurallar toplu görüşme ve
pazarlık ile elde edilmektedir ve kararlara katılım anlamına gelmektedir.
Çoğulculuk fikri 1900’lerin başlarında ABD’de ortaya çıkan ve topluma kendi hedeflerini gerçekleştirmek
amacıyla rekabet eden farklı çıkar gruplarının oluşturduğu bir bütün olarak bakan John R. Commons’un
çalışmalarına dayanmaktadır.
Toplu pazarlık, çalışanın iş güvencesi, çalışma şartları gibi ilk bakışta para ile ilişkilendirilmeyen çıkarlarının da
parasal konular gibi ciddîye alınması ve müzakere edilmesi sürecidir. Sendikalar da toplu pazarlığa aracılık eden
acentelerdir.
Radikal (Marksist) Anlayış
Marksizme göre toplum işçiler, köylüler, burjuvazi gibi farklı sınıflardan oluşmuştur. Bu sınıflardan her birinin
kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için çaba sarf ettiği bir toplumsal hayat yaşanmaktadır. Marksizm, toplumun
10
farklı sınıflardan oluşmuş bu yapısının çatışma ürettiğine dikkat çekmektedir. Bu görüşü destekleyen önemli
araştırmacılardan birisi olan Hyman’a göre radikal çalışma ilişkileri anlayışı, kapitalist üretimin etrafında
şekillenen toplumsal ilişkiler ve sermaye birikimi üzerine ortaya koyulan Marksist anlayışın bir parçasıdır. Buna
bağlı olarak da Marksist anlayışın temel vurgusu ortak eylem üzerinedir.
Üniter ve çoğulcu anlayışların 19. ve 20. yüzyıllarda çalışma ilişkileri dünyasında mevcut gelişmelere açıklama
getirmek adına durağan birer girişim olduğu ve aslında gelişmekte olan kapitalizmi anlamaya çalışan çabalar
olarak kaldığı düşünülebilir.
Marksist teori ekonomik ve sınıfsal eşitsizliğe dayalı bir çatışmayı kaçınılmaz görmektedir. Çatışma sermaye ve
emek arasında sürekli bir güç mücadelesi olarak devam eder. Marksist anlayışa göre, kapitalist anlayış devam
ettikçe çatışma kaçınılmazdır. Çalışma hayatında da görülen ve aslında toplumsal süreçlerde sıklıkla karşılaşılan
çatışmaların nedeni, ekonomik eşitsizliktir. Bu sınıf çatışması aynı zamanda tarihsel bir gerçekliktir ve toplumsal
değişimin de kaynağıdır. Toplumdaki ekonomik gücün dağıtımındaki eşitsizlik sınıf çatışmasını artırır. En temel
ekonomik eşitsizlik, en belirgin iki sınıf olarak işveren sınıfı ve işçi sınıfı arasında yaşanmaktadır. Çalışma
ilişkilerinde çatışmanın dışa vurumu, iş yavaşlatma, oturma eylemi gibi toplu eylem şeklinde ortaya çıkabilir.
Ekonomik eşitsizlik çatışmayı sürekli kılmakta ve sosyal ve politik alanlara da yaymaktadır. Buna karşın Marksist
teori, sendikalaşmanın gelişmesini kapitalizme kaçınılmaz bir tepki olarak görmektedir Marksist anlayışın
önemli düşünürlerinden birisi olan Fox’a göre çoğulculuk gibi yaklaşımlar sermayedarın veya yönetimin gücünü
veri olarak ele aldığı için toplumsal yapıda bu güç ilişkisini doğuran dinamikleri görmez.
Sanayi toplumunda kaynaklara sahip olanlar ve denetleyenlerle bu kaynaklara bağımlı olanlar arasında güç
dengesizliği vardır ve bir sınıf diğerini baskı altında tutmaktadır.
Çalışma İlişkileri Sistemi Anlayışı
Dunlop’a göre çalışma ilişkileri sistemi, belirli aktörler, belirli koşullar (iç ve dış çevre koşulları), sistemi bir
arada tutan bir ideoloji ve bu aktörleri iş ortamında yönetmek için tasarlanmış kurallardan oluşmaktadır.
Çalışma ilişkileri sistemi; girdiler, süreç ve çıktılar bağlamında tanımlanabilir.
Girdiler; aktörler, çevresel koşullar ve ideolojidir.
Aktörler; Aktörler ya da aktif katılımcılar şunlardır:
 Yöneticiler ve onların temsilcileri
 Yönetim dışında kalan tüm çalışanlar ve onların temsilcileri
 Kamu ya da özel düzenleyici kurumlar.
Çevresel Bağlam; Çalışma ilişkileri sisteminin işlemesini sağlayan kuralların şekillenmesine büyük etkisi
olan çevresel koşullar şunlardır:
 İşletmenin ve emek toplumunun teknolojik özellikleri
 Aktörleri etkileyen pazara bağlı engeller veya bütçe kısıtlamaları
 Toplumda güç dağılım düzeyi.
İdeoloji; İdeoloji, sistemi bir arada tutan ve aktörlerce benimsenmiş olan ortak idealler ve inançlar
setidir. Bu set her bir aktörün yerini, önemini ve diğerleri ile ilişkilerini belirlemektedir.
Süreç; Süreç, sistemin işleyişi açısından en fazla oranda ortaya çıkan çalışma ilişkileri düzenlemeleri olarak
toplu pazarlıklar, görüşmeler, müzakereler, tahkim kurulları, uzlaşma heyetlerinin çalışmaları, kanun yapıcı
çalışmalar gibi çalışmalar olarak ele alınmaktadır.
Çıktılar; Sistemin çıktıları, süreçler sonunda oluşturulmuş olan ve birbiri ile bağlantılı kurallar setidir. Bu
kurallar şunları kapsar:
 Kurallar oluşturmak için belirlenmiş prosedürler
 Yönetim hiyerarşisini belirleyen düzenlemeler .
 Hükümet organlarının etkisi, karar gücü, ödüller vb. düzenlemeler
 Çalışma ilişkileri ile ilgili özel acentelerin kararlarını belirleyen kurallar
 Toplu pazarlık sözleşmeleri
 Kalıcı kuralların kendileri
 Özel durumlarda kuralların ne şekilde uygulanacağını belirleyen prosedürler.
Sistemin ana gayesi çıktıların üretilmesidir. Yönetim kararları, sendika düzenlemeleri, kamusal düzenlemeler ve
kanunlar, kamu acentelerince verilen ödüller, toplu sözleşmeler ve iş yerinde uygulanan geleneksel kurallar
bütünü bu tür çıktılar içerisinde gösterilmektedir. Dunlop’a göre çıktı olarak kural belirleme işi, çalışma ilişkileri
sisteminin en temel özelliğidir.
11
İşletme düzeyinde, belli bir iş kolunda ve milli seviyede çalışma sistemi incelenebilir. Milli seviyede var olan
çalışma ilişkileri sisteminin farklı iş kollarında ve daha alt seviyede de işletme gruplarında alt sistemleri olacağı
düşünülebilir.
Dunlop, herhangi bir zamanda çalışma ilişkileri alanında belirleyici olan kuralların içerik ve doğasının, sistemi
oluşturan aktörlerin o anki gücünün bir yansıması olduğunu belirtmektedir.
Güç, diğer çevre unsurları gibi sistem için bir veridir ve toplum tarafından belirlenmektedir. Dunlop’un
yaklaşımı, örneğin, müşterileri ve toplumu sistemin dışında tutuğu gerekçesiyle eleştirilmiştir.
Liberal Kolektivizm
Liberal kolektivizm, 1980’lerle birlikte ve özellikle soğuk savaş sonrası dönemde çalışma ilişkileri alanında bir
liberalleşme eğilimini yansıtmaktadır. Bu teorik anlayışın temel hareket noktası, devlete sınırlı bir rol
tanımlaması ve kamu müdahalesi olmaksızın müzakere gruplarına geniş özgürlük tanımasıdır.
Sendikalar, işverenin gücünü sınırlamak yanında, onun belli oranda bir güce sahip olmasını da temin etmiş
olmaktadır. Toplu pazarlık, çatışmaları da çözüme ulaştıracak süreçleri doğurmaktadır. Bunun yanında, çalışanı
ücret düzenlemeleri konusunda söz sahibi kılacak bir endüstriyel demokrasiyi doğuracaktır.
Bu anlayışın da belli konularda eleştirildiği görülmektedir. Toplu pazarlığın çalışanların yönetime katılması
açısından çok sınırlı bir yol olduğu belirtilmektedir. Bu görüşün ise müşteri tarafını analize dâhil etmediği ve
bunun bir eksiklik olduğu belirtilmektedir.
Korporatist Anlayış
Korporatist anlayışa göre çalışma ilişkileri alanı; hükümetler, sermaye temsilcileri ve çalışan temsilcilerinden
oluşan üçlü bir mekanizma tarafından düzenlenmektedir. Bu alanda karar, bu üçlü mekanizma tarafından ve
ulusal çıkar doğrultusunda ortaya çıkarılmaktadır. Bu anlayışın, özellikle savaş sonrası dönemde İngiltere gibi
ülkelerde ortaya çıkan işveren-sendika çatışmalarına bağlı olarak gelişip güçlendiği görülmektedir.
Toplumda en önemli çıkar alanları sermaye ve emektir. Bu iki alanın güç mücadelesinde devletin hep geri
plânda bırakılma eğilimi vardır. Ancak, bu iki alandan birisinin diğeri üzerinde hâkimiyet geliştirmesi gibi
sorunları engellemek ve sağlıklı bir ilişki sürdürmek için devletin hakem rolüne ihtiyaç duyulmaktadır.
Sosyal Eylem Teorisi
Sosyal Eylem Teorisi işletmeyi, bireyin konumundan ve bakışından hareketle ele almaktadır. Max Weber’in
çalışmaları ile özdeşleştirilen sosyal eylem teorisi 1950’li yıllardan itibaren çalışma hayatına yön vermeye
başlamıştır. Aslında bu yıllarda sistem yaklaşımı ile birlikte gelişen bu anlayış, bütün toplumsal süreçlere
uygulanan bir teorik kapsam olarak genişlemiştir. Sosyal eylem teorisi sistem yaklaşımıyla birlikte birbirini
tamamlayan bir çerçeve ortaya koymaktadır. Rol, işletme içinde benzer işi yapan kişilerin benzer durumlar
karşısında benzer eylemlerde bulunmasını ifade etmektedir.
Mobilizasyon Teorisi
Bu anlayışın önem kazanmasında büyük rolü olan Kelly mobilizasyon teorisinin bireylerin nasıl olup da ortak
örgütlenmeler yaratan ve devam ettiren, kolektif birer aktöre dönüştüğünü açıkladığını ileri sürmektedir.
Mobilizasyon teorisi ortak eylem kavramı üzerine odaklanmaktadır. Çalışanların ortak eylemi
işveren/sermayedarın çalışana karşı kurguladığı eşit olmayan şartlara karşı gelişmektedir.
Ortak eylem, daha az sayıdaki liderler veya aktivistlerin varlığına bağlı olarak gelişecektir. Bu teori kapsamında
görülebilecek çalışmalarda, 1980-1990’lı yıllarda ortak eylem ve sendikal örgütlenme alanında görülen düşüş
belli nedenlere bağlı olarak izah edilmektedir. Bunlardan ilki, sermayenin ve devletin sendikal örgütlenme
karşısında çok kapsamlı savunma durumuna geçmeleri ve sermayenin kendi kârlılık ve verimlilik ideolojisini
benimsetirken, sendikalar üzerinden yönetime katılmaya karşı yönetsel ayrıcalığını pekiştirmesidir. İkincisi ise,
sendikalara ilginin azalması, ortak pazarlığa karşı olumsuz tutumlar, sendikaların işlevsiz kılınmasıdır. Bu
sonuçlar mobilizasyon teorisyenlerine göre sermaye/işveren militarizminin bir sonucudur.
Mobilizasyon teorisi çalışma ilişkilerini beş kavram çerçevesinde açıklamaktadır. Bunlar; çıkarlar, mobilizasyon,
örgüt, fırsat ve ortak eylemin değişik formlarıdır.
Çalışanların, çıkarlarını korumak adına ortak eylem geliştirmeleri güçlerini en üst noktaya çıkaracaktır.
Çalışanların işyerinde haksızlığa uğradıklarını algılamaları işverenin uygulamalarından kaynaklanmaktadır. Buna
karşın, çalışanın haksızlığa uğradığı veya temsil edilmediği yolundaki kaygılarına bağlı olarak ortaya çıkan
sorunları çözme, bu algıyı yeniden şekillendirme adına yöneticilerin karşısına fırsatlar çıkmaktadır.
Çalışma İlişkileri Yaklaşımının Genel Bir Değerlendirmesi
Çalışma ilişkileri alanı ekonomik değer yaratma ve çalışma hayatında çatışma ve işbirliğinin karşılıklı varlığı,
üretim-değişim ilişkilerinin meçhul doğası ve güç eşitsizliği üzerine odaklanmaktadır. Çatışma ancak sapma
davranışı olarak algılanmaktadır. Buna karşın çatışma, bazı yaklaşımlarca alanı düzenleyici bir etken olarak ele
alınmaktadır.
12
Sendikal örgütlenme çalışanın işletmeye ve işine bağlılığını azaltacaktır. Bu da hem işçi hem işveren için kötü bir
sonuçtur. Oysaki işine ve işletmesine bağlı bir çalışan, verimliliğin temelidir. Bu anlayış, çatışmaya mümkün
olduğunca uzak duran bir anlayıştır. Çatışma bir iletişimsizlikten, kişiler arası farklılıklardan veya bazı kişilerin
tahrikinden doğan bir sapmadır ve yıkıcı sonuçlar üretir. Çatışma yıkıcı sonuçlar doğurabilen bir olgudur ve
toplu görüşmeler çatışmayı ortadan kaldırabilir. Dolayısıyla çıkar çatışmalarına çözüm, toplu görüşmeler
yoluyla elde edilir.
Çoğulcu anlayış, işçi ve işveren katılımlı karar süreçlerini öne çıkarmaktadır. Bunun bir gereği olarak da işveren
ve onun temsilcisi karşısında, çalışan ve onun temsilcisi olarak sendika etkin olmalıdır.
Radikal teori ise, kâr amaçlı örgütlerin kendi çalışanlarının haklarına karşı duyarsız olduğu, onların çıkarlarının
önüne kendi kâr maksimizasyonu anlayışını koyduğunu vurgular. Bunun için çalışanlar, kendilerini bu örgütlere
karşı korumak zorundadırlar.
Marksist anlayış, kapitalizmin bozulma ve hırs doğurduğunu, işletmelerin kâr peşinde koşarken çalışanı göz ardı
ettiğini vurgulamaktadır.
Çalışma ilişkilerinin düzenlenmesi anlamında işletme, yöneticilerini ortak davranışa eğilimli görürken kimisi ise
çatışma doğuracak tarzda militarist olarak görmektedir. Farklı teorilerin çalışma ilişkileri alanına farklı
gözlüklerden bakmayı gerektirdiğinden bahsedilebilir. Örneğin, sistem teorisi yönetsel bir bakış iken, radikal
anlayış ekonomik ve politik bir bakıştır. Geliştirilen teorilerin çoğu, çalışan kesime veya işveren kesimine birer
sosyal sınıf nazarı ile bakmakta ve bu kesimleri bütüncül bir yaklaşımla değerlendirmektedir.
Yıldırım çalışma ilişkileri alanında istihdam ilişkileri çalışmalarının dışarıda bırakıldığı, uzun yıllar alanın
sendikacılık ve toplu pazarlık konuları ile sınırlandığından söz etmektedir. 1950’lerde başlayan bu süreç
1980’lerin başına dek devam etmiştir. Ancak, çağdaş işletmecilik politikalarının uygulanması neticesinde
sendikacılık ve toplu pazarlık gibi alanlar ekonomi içerisindeki önemini yitirmiştir ve artık etkenlik, eşitlik,
bireysel durum ile ilgili sonuçlara odaklanan ve istihdam ilişkilerini örgüt içi ve örgüt dışı belirleyicileri
bağlamında ele alan çalışmalar ortaya koyulmalıdır.
ÜNİTE 4 ÇALIŞMA YAŞAMINDA DEVLET
“Sanayi sektöründeki” işçi-işveren ilişkilerinin ve çalışma koşullarının belirlenmesinde, bu ilişkilerin kurumsal
bir anlayış çerçevesinde yerleşmesinde devletin düzenleyici rolünün önemi büyüktür.
Çalışma Yaşamının Geçirdiği Aşamalar
Çalışma ilişkilerinin geçirdiği gelişim süreci incelendiğinde, bu sürecin gelişim seyrinin de diğer tüm sosyal
olaylardan farklı olmadığı görülür. Dolayısıyla çalışma ilişkilerinin gelişimi de her ülkenin kendi kültürel politik
ve ekonomik durumuna göre farklılık göstermiştir.
Doğası gereği tüm sosyal olaylar ekonomik, politik, siyasi ve kaçınılmaz olarak kültüreldir. Ancak tüm ülkelerde
farklılık göstermeyen bir husus vardır ki o da çalışma ilişkilerin geçirdiği aşamalar ele alınırken temel ölçüt
olarak devletin “müdahale biçimidir. Ülkelerin farklı gelişmişlik düzeyi, farklı ekonomik ve sosyal yapıları,
çalışma ilişkilerinin de farklı bir biçimde gelişme göstermesine neden olmuştur.
Devletler işçi-işveren ilişkilerinde her zaman önemli bir aktör (taraf) durumundadır. Ancak burada önemli olan
devletin ekonomiye müdahale şeklidir. Çalışma ilişkileri işverenler ve isçiler arasındaki gündelik ilişkilerin
doğurduğu sorunlar da dâhil olmak üzere birbirinden farklı üç eylem alanı vardır. Bunlar; bireysel ilişkiler alanı,
toplu ilişkiler alanı ve bireysel ve toplu ilişkilerin düzenlenmesinde kamunun müdahalesinden oluşan alandır.
Dönemsel olarak başlangıçta çalışma ilişkilerinde kurumsal ilişkiler ön planda iken zamanla insan hakları ve
hukukun üstünlüğü gibi alanlardaki ilerlemelere bağlı olarak bireysel ilişkiler ön plana çıkmıştır. Çalışma
ilişkilerinin geçirdiği aşamaları Fransız ihtilaliyle birlikte başlatmak gerekir. Söz konusu ihtilalla birlikte çokça
vurgulanan adalet, eşitlik ve özgürlük gibi kavramların çalışma ilişkileri üzerinde önemli etkisi olmuştur.
Çalışma ilişkileri aşamaları;
 Kitle üretimi Dönemi
 Müdahaleci Kontrol Dönemi
 Liberal Çoğulcu Dönem
 Neo-liberal Dönem
 Sendikasızlık Dönemi
Kitle Üretimi Dönemi
Çalışma ilişkilerinin başlangıç aşaması yukarıda kısaca bahsedildiği gibi toplumsal, hukuksal, politik ve ekonomik
yapılar üzerinde derin etkisi olan Fransız Devrimidir.
Çalışma ilişkilerinin gelişim süreci temel bazı özellikler dikkate alınarak açıklanabilir. Bunlardan ilki çalışma
ilişkilerinin başlangıç aşamasıdır. Bu aşama aynı zamanda kitle üretimi dönemi olarak ifade edilebilir. Çalışma
13
ilişkilerinin bu aşaması, devletin piyasaya aşırı müdahalesinin olmadığı, ilişkilerin çalışan ve işveren arasında
bireysel sözleşmelerle belirlendigi, piyasanın genel arz ve talep dengeleri içinde çalıstıgı bir aşamayı ifade eder.
Kitle üretim dönemi, sanayileşmenin ilk dönemlerine tekabül eder.
İnsanın beden gücünü ikame eden makinelerin iş süreçlerinde kullanılmasıyla birlikte çalışanların önemi
azalmaya başlamış ve buna paralel olarak düşük ücret düzeyi ve uzun çalışma saatleri kitle üretim döneminin
temel özellikleri olmuştur.
Fransız Devriminin İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde üzerinde durduğu özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet
gibi kavramlar bireysel yaşamda insanların, iş yaşamında ise çalışanların hakları ve çıkarları konusunda daha
duyarlı olmaları sonucunu getirmiştir. Fransız devriminin adalet, eşitlik ve özgürlük gibi ilkelerinin genel
ekonomiye yansıması ise yine “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şeklinde sloganlaşan ve genel olarak
ekonomiye devletin müdahalesini kabul etmeyen bireyci, piyasa koşullarına ve serbest rekabete dayalı
(liberalizm) bir yönetim anlayışının ortaya çıkmasını sağlamıştır.
Müdahaleci Kontrol Dönemi
Çalışma ilişkilerinin ikinci aşamasını müdahaleci kontrol dönemi oluşturur. Bu dönem, devletin sosyal ve
ekonomik ilişkilere müdahalesinin fazla olduğu dönemdir.
Müdahaleci kontrol döneminde devlet bazı yasal düzenlemelerle çalışma yaşamını düzenlemiştir. İş hukuku,
sosyal güvenlik hukuku, toplu pazarlık hukuku gibi hukuksal alanlarda yaşlanan gelişmeler genel olarak
müdahaleci kontrol dönemlerinin ürünüdür.
Müdahaleci kontrol dönemi tarihsel süreç itibariyle işçi sınfının ve sınıf bilincinin yükseldiği bir dönemi ifade
eder. Sınıf bilincinin yükselmesi işçi-işveren arasında gerilimlerin, anlaşmazlıkların yaşanmasıyla sonuçlanmıştır.
Bu durumda devlet toplu pazarlık süreçlerine hakem olarak katılarak taraflar arasında anlaşmazlıkları
uzlaştırmayla çözmeye çalışmış, taraflar arasında denge kurmaya çaba göstermiştir.
Liberal Çoğulcu Dönem
Liberalizm özünde devletin bireylerin yaşamlarına en az düzeyde müdahale etmelerini savunan bir görüştür.
Liberalizmin temel görüşü, mülkiyetçi, bireyci anlayıştır. Liberalizm hem bırakınız yapsınlar (laissezfaire)
temelindeki iktisadi öğretilerle, hem de anayasal garantiler ve içinde tüm yurttaşların yaşam, mülkiyet, ifade
özgürlüğü, toplantı özgürlüğü, din özgürlüğü hakları gibi bazı özgürlüklerle ilgili devredilemez haklara sahip
olduklarını ileri sürer.
Devletin ekonomik yaşama sınırlı müdahalesini öngören çoğulcu liberal dönemde çalışma işliklerine dair bazı
düzenlemeler yapılmış, işçilerin çalışma koşullarında özgürlükler ve insan hakları çerçevesinde kısmi düzelmeler
olmuştur. Devletin çalışma yaşamına sınırlı müdahalesinin yanında, işçi ve işveren ilişkilerini düzenleyen yasal
düzenlemeler bu dönemde yapılmıştır. Toplu sözleşme ve toplu pazarlık bu dönemde çalışma hayatının
odağına yerleşmiştir.
Çalışma iliksilerinin altın çağı olarak nitelendirilen liberal çoğulcu dönemde bir taraftan Sosyal Devlet anlayışı
gelişmiş, diğer taraftan insan hakları ve özgürlükleri konusundaki iyileşmeler, işçi işveren ilişkilerinin işçiden
yana geliştiği dönem olmuştur.
Liberal çoğulcu dönem aşamasında devletin asıl rolü, taraflar arasında (işçi-işveren) uzlaştırıcı ve denge
sağlayıcı olmasıdır. Yeni sendikacılık”, “yeni toplumsal sendikacılık” veya daha yaygın kullanımıyla “toplumsal
hareket sendikacılığı” bu dönemde gelişmiştir. Çoğulcu liberal dönem sendikalar açısından da bir altın çağ
dönemini ifade eder.
Neo-liberal Dönem
Küreselleşme toplumsal yaşamı yönlendirdiği gibi, çalışma ilişkileri üzerinde de etkili olmaktadır. Bugün
küreselleşme dediğimiz olgunun ortaya çıktığı dönem aynı zamanda çalışma ilişkileri açısından sendikasızlık
dönemini ifade eder.
Zaman içerisinde sendikaların işlevlerini yitireceği ve işçilerin aleyhine gelişen endüstriyel ilişkilerin sendikasız
bir dönemle sonlanacağı tartışılmaktadır. Ekonomik gelişmeler bu öngörüleri önemli ölçüde doğrulamıştır.
Küreselleşme esasında, sadece ekonomik bir olgu değil; kültürel, siyasi sosyal, hukuki ve uluslararası boyutları
da olan kapsamlı bir değişim sürecidir. Eğitim sisteminden, davranış biçimlerine, beslenmeden, müzik ve
eğlenceye, giyim kuşamdan çalışma ilişkilerine kadar, birçok alanda etkili olmaktadır.
1970 sonrası küreselleşme ile birlikte düşünsel alanda ortaya çıkan en önemli gelişme neo-liberal akımların güç
kazanması olmuştur.
Sendikasız Endüstriyel İlişkiler Dönemi
Küreselleşme ile birlikte özelleştirme, deregülasyon (mevzuat gevşetme), liberalleşme gibi politikalar önem
kazanmaya başladı. Ancak belirtmek gerekir ki neo-liberal politikaların bizde etkisi 1980 sonrasına tekabül eder
14
ve bu tarihten sonra hızlı bir sendikasızlaşma eğilimi gözlenir. Global aktörler tarafından üretilen bu neo-liberal,
ekonomik-ideolojik söylem sayesinde, dünya işveren çıkarlarına uygun bir zihin yapısı ortaya çıkarıldı.
Kısaca ikinci dünya savaşından sonra liberalizmle “kuşatılan üçüncü dünya” ülkelerinin bu süreçte en büyük
kayıpları işçi haklarının en önemli teminatı olan sendikal hakların zarar görmesi şeklinde olmuştur. Günümüzde
ise durum değişmeye devam etmektedir. Nitekim 1980’lerden sonra başlayan ekonomik ve sosyal alandaki
gelişmelerin etkisiyle ortaya çıkan örgütlenme biçimlerinde sendikalar ya yoktur ya da çok az bir öneme
sahiptir.
Sendikasızlaştırma Politikalarından Kaynaklanan Unsurlar
Yasal düzenlemeler ve işverenlerin tutumlarına bağlı olarak sendikalaşma hakkının kullanılmasının
engellenmesi, başka bir ifade ile sendikaların üye sayılarının azal(tıl)masıdır. Sendikasızlaştırmanın bir başka
modeli, son yıllarda yabancı sermayeli şirketlerde gözlemlenmektedir. Bu şirketlerin bir kısmı, sendika karşıtı
tutum izleyerek, benimsedikleri “sendikasız yönetim modeli” kapsamında firmalarında sendikalı işçi
çalıştırmamaktadırlar.
Yeni Teknolojiler ve Esnek Çalışma
Son yıllarda mekanizasyondan otomasyona geçişle birlikte işyerlerinde işçilerin yerine robot teknolojilerinin
kullanımı, üretim ve hizmet sektöründe iş yapma biçimlerini önemli ölçüde etkilemiştir. Bu durum adına “bilgi
işçisi” denilen göreci nitelikli işgücü ihtiyacını artırmış olsa da, niteliksiz işgücüne olan ihtiyacı azaltmıştır.
Esnek çalışma ile üretimde esneklik sağlanması ve emek maliyetini düşürerek uluslararası alanda rekabet
şansının artırılması hedeflenmektedir. Çalışanların evlerinde veya iş yerine bağlı olmadan herhangi bir yerde iş
yapma olanağı bulmaları, sendikalara olan ihtiyaçlarını ya azaltmış, ya da söz konusu rahatlıktan yararlanma
adına sendikal haklarından vazgeçmişlerdir.
Esnek çalışma saatleri, kısmi süreli çalışma ya da iş paylaşımı, sıkıştırılmış iş haftaları, vardiyalı çalışma,
alternatif işyeri (esnek yer) uygulamaları vb. bu bağlamda en çok karşılaşılan atipik çalışma uygulamalardır.
Aynı araştırmada, ülkemizde her 10 işletmeden ikisinin evde personel çalıştırdığı belirtilmiştir. Bu durumun
çalışma ilişkilerine yansıması ise sendikasızlaşma şeklinde olmaktadır.
Taşeronlaşma
İşverenlerin “sendikasızlaştırma” yöntemi olarak uyguladıkları, işin bölünerek alt işverenler (taşeronlar) eliyle
yürütülmesi yolu, Türkiye’de de son yıllarda yaygınlık kazanmaktadır. Bugün çağdaş çalışma yöntemlerinden
olan dış kaynaklardan yararlanma (outsorcing), aslında işçi-işveren-sendika şeklindeki geleneksel çalışma
ilişkilerinden uzaklaşmanın önemli bir aracı olarak görülmektedir. Bu nedenle taşeronlaşma Türkiye’de “ucuz
ve sendikasız işçi” anlamına gelmektedir.
Devletin Rolü
Geleneksel anlamda işçi, işveren ve devlet üçlüsü çalışma ilişkilerinin temelini oluşturur. Bu yüzden devlet
endüstri ilişkilerinde çok önemli bir yere sahiptir. 1980’lere kadar devlet çalışma ilişkilerine yönelik
düzenlemeler yapmıştır. 1980’lerden sonra devletin çalışma ilişkilerine yönelik olumlu yaklaşımı sona ermiştir.
Bunun başlıca nedeni; rekabetin artması, krizler, özelleştirme politikaları, yeni yönetim teknikleri vs. bütün bu
gelişmeler devletin çalışma ilişkileri içindeki rolünü azaltmıştır. Bu durum aynı zamanda sendikasızlaşmaya
zemin hazırlamıştır.
Özelleştirme Politikaları
Sonuç olarak Türkiye genelinde özelleştirilen işletmelerde ortalama sendikalaşma oranı %90’lardan %36’lara
gerilemiştir. Özellikle bu durum bizim ülkemizde sendikalar aleyhine gelişmiştir; zira ülkemizde sendikaların asıl
örgütlendiği alan kamu kesimi olduğu için, sendikalar özelleştirme uygulamalarından olumsuz olarak
etkilenmişlerdir.
Yeni İnsan Kaynakları Yönetimi Anlayışı ve İş Gücü Yapısında Yaşanan Değişim
Geleneksel anlamda insan kaynakları yönetimi çalışma ilişkilerinde taraflardan biri iken günümüzde bu rolün
önemi artmıştır.
Daha önce çalışma ilişkilerinde taraf olan sendika iken, yeni insan kaynakları yönetimi modelinde taraf olan
bireydir. Ayrıca yeni insan kaynakları modelinde devlet taraf olarak sürece dahil olmamaktadır.
Sendikasızlaşmanın arkasındaki temel faktörlerden biri de işgücü yapısındaki değişmedir. Bugün üretim geniş
ölçekli imalattan hizmet sektörüne doğru kaymaktadır.
Daha çok sanayi sektörü örgütleri için örgütlenen sendikalar, hizmet sektörünün önem kazanmasına paralel
olarak önemini yitirmeye başlamıştır.
Toplu Pazarlığın Yerini Bireysel Sözleşmenin Alması
15
Değişen piyasa koşulları birçok ülkede toplu pazarlık sisteminin değişmesine neden olmuştur. Teknolojik
gelişmeler yeni yönetim biçimleri ve değişen çalışma şartları gerek düzey, gerekse içerik açısından değişmiştir.
Yeni Yönetim Tekniklerinin Ortaya Çıkması
Yeni yönetim teknikleri ile birlikte tüm çalışanlar bilgi üreten ve kullanan konumuna gelmektedirler.
Son yıllarda, iş hayatında rekabetin hızla artması nedeniyle işletmeler farklı yönetim tekniklerini uygulamaya
başlamışlardır. Yeni yönetim teknikleri ile birlikte tüm çalışanlar bilgi üreten ve kullanan konumuna
gelmektedirler.
Kapsam Dışı Personel Uygulamaları
Kapsam dışı personel kavramı, toplu iş sözleşmesi taraflarının karşılıklı anlaşması sonucunda sendika üyesi
olsun veya olmasın Toplu İş Sözleşmesi rejimi dışında bırakılan kişileri ifade etmektedir. Ne var ki, işveren
tarafından nitelikli işçilere, başka bir ifade ile “işletme seçkinleri” olarak nitelendirilen kapsam dışı personele
nispeten yüksek ücret verilerek toplu sözleşme kapsamının dışında tutulması, işçinin sendikalara üye olma
eğilimini önemli ölçüde azaltan bir unsur olmaktadır.
Zira işçinin sendikası aracılığıyla elde edebileceğini umduğu ücret artışı beklentisi, kapsam dışı personel
uygulamasında sendikaya lüzum kalmadan doğrudan işveren tarafından karşılanmaktadır.
Çırak ve Stajyer İşçi Çalıştırılması
3308 sayılı Kanunda tanımı yapılan çıraklar, 1475 sayılı İş Kanun’u hükümlerinin dışında tutulmaktadır.
Çalışma İlişkilerinin Geleceği
İlginç bir ironidir; sendikal faaliyetlerin gelişmediği ilk dönemde de çalışma ilişkileri sendikaların olmadığı,
işgörenlerin işverenler karşısında örgütlü yapıların (sendikaların) desteğinden uzak korumasız durumdaydılar.
Özellikle gelişmiş ülkelerde sendikasız çalışma ilişkilerine kadar giden senaryolar üretilmiş ve tartışmalar
yapılmaya başlanmıştır. Sendikasız çalışma ilişkileri sistemi, 1970’lerden sonra başlayan sanayi sonrası
dönüşümle birlikte olmuştur.
Pazarlık imkanı azalan sendikaların daha savunmacı bir pozisyonu benimsemek durumunda kalmaları, buna
karşılık işverenlerin daha etkili olmaları yönünde bir eğilimin gelecek zamanlarda çalışma ilişkilerini
yönlendireceği ileri sürülebilir. Günümüzde çokuluslu şirketler, daha ucuz ve kaliteli işgücünün, uygun çalışma
standartlarının bulunduğu ülkelerde yatırım yapmayı tercih etmektedirler.
Tüm ülkelerde hükümetler, işveren kesimi ve hatta birçok ülkede işçi kesimi, kendi coğrafyalarına yeterli
sermaye çekebilmek ve istihdam yaratabilmek için ulusal sistemlerini gözden geçirme, girişimciliğe zemin
hazırlama çabasına girmiştir. Bu çaba sendikaların sisteme dâhil olmadığı, çalışanların bireysel çıkarlarını toplu
sözleşmelerle değil, psikolojik sözleşmelerle koruyabilecekleri bir anlayışı beraberinde getirmektedir.
Sivil toplumlarda devletin rolü sosyal kurumlar tarafından belirlenmektedir. Gelecekte bunun nasıl olacağı
tartışılmaktadır. Gelecekte devletin çalışma hayatı ile ilişkili rolü sadece ulusal gruplar tarafından değil, uluslar
arası baskı grupları tarafından da belirlenecektir.
Yeni çalışma koşullarında, küreselleşme ile birlikte dış ticaretin gelişmesi sonucu ülkenin ekonomik
büyümesiyle işçi sınıfının durumunun da kaçınılmaz olarak düzeleceğini savunulmaktadır. Teknolojinin
gelişmesi ile birlikte çalışanlarla ilgili anlayış da değişmiştir. Çalışma mekânları değiştiği gibi, işçilerin niteliği de
değişmektedir. Ancak kısa bir süre içerisinde bu ülkelerde bu tür gelişmelerin olması kaçınılmazdır.
Günümüzde sınırlandırılamayan küresel güçler, milli devletlerin sınırlarına sığmayan bazı faaliyetleri için
“bölgesel devletlerin oluşmasını sağlamaktadır. Kürerselleşme beraberinde tüm dünya ülkelerin gündemine,
çalışma standartlarını ve sosyal korunmayı taşımıştır. Gelişmiş ülkelerde çalışma hayatında hükümetlerden çok
devlet kavramı kullanılmaktadır. Bunun sebebi, çalışma hayatını düzenleyen, hükümetin dışında bazı
kurumların olmasından kaynaklanmaktadır. Hükümetlerine sermaye girişini hızlandırmak veya çıkışını
engellemek için bazı sosyal hakların aşınmasına göz yumacakları beklenmektedir.
Devletin Çalışma İlişkilerindeki Rolü
Genellikle devlet kapitalist üretim tarzını ve ticari ilişkileri korur. Böyle bir durumda ancak ekonomiye
müdahale fonksiyonunu ile icra edilebilir. Devlet, emek istihdamın kalitesini ve doğasını etkileyebilecek gerekli
düzenlemeler yapabilir. Çalışma yaşamında işçi ve işveren arasındaki anlaşmazlıkların veya görüşmelerin yol ve
yöntemini tespit eder. Örneğim işçi haklarını savunan sendikaların harekete alanının daraltabilir veya
genişletebilir. Ayrıca hükümetler, çalışma ortamındaki gerilimleri azaltarak ve herkese iş imkânı sağlamaya
çalışarak çalışma hayatındaki sosyal ve ekonomik gerilimleri azaltır.
Marksist teorisyenler devletin hakem rolünü önemli ölçüde eleştirmişlerdir. Onlara göre devlet, kapitalist
ekonomiye, kâr birikimini ve yatırmaları genişletmek için müdahalede bulunur. Devlet, endüstriyel ve ticari
ilişkilerin bir vasıtası olmamalıdır. Gerçek anlamda bilinen şey, devletin bir dizi iş kolunu (kırsal, imalat, hizmet
16
vb) etkilediği ve politikalarına yön verdiği yönündedir. Devlet istediği gibi her uygulamayı yapacak konumda
değildir; yani devlet, özel sermaye üzerinde ancak nispi bir müdahale imkanına sahiptir
İşveren Olarak Devlet
Devlet adalet, savunma ve güvenlik gibi klasik işlevlerinin yanında, çalışma ilişkilerinde işveren konumundadır.
Devlet; asgari ücret, sağlık ve güvenlik, çalışma (mesai) saatleri, çalışanlar arasında inanç, cinsiyet ve düşünce
ayrımı yapmama, işten çıkarmaya karşı koruma ve resmi tatiller gibi birçok konuda düzenleyici tedbirler alarak
çalışma ilişkilerini yasa koyucu olarak düzenler.
Birçok ülkede devlet işveren olarak hatta en büyük işveren olarak çalışma ilişkilerinde önemli rol oynamaktadır.
Özelleştirme ile birlikte, devlete ait işletmelerin özel kesime devredilmesi, işveren devletin bu öncü ve örnek
olma rolünü de ortadan kaldırmaktadır.
Yasa Koyucu Olarak Devlet
Kendisini anayasada sosyal devlet olarak tanımlayan devlet, çalışanların asgari hayat standartlarını içeren
ücret, çalışma saati ve sağlık güvencesi sağlamayı devlet tanımının bir gereği olarak görmüştür.Devlet yasa
koyucu fonksiyonu ile aynı zamanda asgari istihdam koşulları ve işten çıkarmaya karşı koruma gibi konularda
asgari standartlar oluşturmaktadır.
Türkiye’de devlet siyasal yapının başta hukuk düzeni olmak üzere toplumsal ilişkileri belirlemede etkin bir rol
oynar. Ülkemizde paternalist devlet kültürü nedeniyle, her şey devletten beklenmektedir.
Devlet üst bir örgütlenme yapısı, en büyük bir tüzel kişilik olarak işçi ve işveren arasındaki her tür anlaşmazlığı
çözme konusunda hakem veya ara bulucu olarak işlev görür. Devlet uzlaşmazlıkları gidermek veya çatışmaları
ortadan kaldırmak amacıyla ara bulucu olarak sürece dâhil olur.
ÜNİTE 5 ÇALIŞMA YAŞAMINDA BİREY VE KİŞİLİK
Her birey kişiliği nedeniyle çevreden etkilenir; ancak çevre dediğimiz şey de söz konusu farklı kişiliklerin
sonucunda ortaya çıkan yapıyı ifade eder.
Kişilik, bireyin, yapıp ettikleriyle, tepkileri veya arzularıyla, düşünce ve hisleriyle kendini ortaya koyan
özelliklerin toplamıdır. Bireyi diğer insanlardan ayıran kalıcı özellikler bütünüdür.
İnsanların davranışlarını anlamak, bir elektronik veya mekanik aracın çalışma düzenini anlamak kadar kolay
değildir. İnsan karmaşık bir varlıktır ve her an tutum ve davranış farklılığı gösterebilir. İnsanların davranışları
karmaşıktır.
Kişilik Nedir
Kişilik bireyi diğer insanlardan ayıran ve onu kendine has kılan kalıcı özelliklerin bir toplamıdır. Kişilik kavramı
psikolojiyle ilgili kavramlar arasında en kapsamlı ve çok tartışılan kavramlardan birisidir. Kişilik bir insanın bütün
ilgilerinin, tutumlarının, yeteneklerinin, konuşma tarzının, dış görünüşünün ve çevresine uyum biçiminin
özelliklerini kapsayan bir bütündür. Bu, “kendine özgü ve uyumlu bir bütün” demektir.
Genel bir tanımla kişilik, insanın kendisi ve çevresi ile uyumunu sağlayan, onu diğer insanlardan ayıran, özel ve
tek yapan özellikler bütünüdür. Kişinin düşünmesi, konuşması, ses tonu, tepki hızı, hoşgörü ve reddetme
biçimi, kendine ve çevresine duyduğu ilgiler ve bu konulardaki tüm özellikleri kısaca yaşam tarzı onun kişiliğini
oluşturur.
Diğerlerini etkileme: İnsanların başkalarını etkilemeleri temelde dış görünüşe dayanır. Boy uzunluğu, kilo, göz,
ten, saç rengi ve diğer fiziksel özellikler bireylerin dış görünüşleriyle diğer insanlar üzerinde farklı etkiler
bırakmalarına yol açar.
Kişilik özellikleri: İnsan davranışını tanımlamada fiziksel özelliklerden çok, kişilik etkilidir.
Kendini tanıma: İnsanların kendilerini anlama davranışlarına kendini tanıma denir.
Kişilik, bireyin doğumundan ölümüne kadar devam eden dinamik bir süreçtir.
Genel olarak kabul edilmiş bir tanımlamayla kişilik; bireyi diğerlerinden ayıran, tutarlı ve yapılaşmış özellikler
bütünüdür. Diğer bir tanımla kişilik, bireyin zihinsel, bedensel ve psikolojik farklılıklarının kendi davranış
biçimlerine ve yaşam tarzına yansıma şeklidir.
Kişilik, bireyin her tür bireysel özelliklerinin tümüdür.
Kişiliğin; duygusal, davranışsal ve bilişsel boyutu vardır. Bilişsel bakımdan kişilik, bireyin gelişim sürecindeki
sahip olduğu bilişsel organizasyonudur. Kişinin karakterini, mizacını ve huyunu kapsar.
KİŞİLİĞİN TEMEL UNSURLARI
İnsanlar tek tip değildir; ne kadar insan varsa o kadar farklı kişilik vardır. Kişilik boyutlarını aşağıdaki gibi
belirlemek mümkündür:
 Karakter
17
 Mizaç
 Yetenek
Karakter ve Kişilik
Karakter, bireyin zihinsel gücünü şekillendiren kişiliğin huy ve yetenek ile birlikte üç temel unsurundan biridir.
Karakter kavramı çoğu kez kişilikle aynı anlamda kullanılır. Oysa karakter, kişiliğin sosyal ve ahlâkî özelliklerini
ifade eder. Bir başka ifadeyle karakter, bireyin zihinsel gücünü oluşturan ve şekillendiren özellikleridir. Bu
tanımlara göre, karakter, kişiliğin omurgası durumundadır. Karakter, bireylerin sosyal ve ahlâkî özelliklerini
ifade etmek için kullanılır.
Mizaç ve Kişilik
Kişiliği oluşturan ikinci faktör mizaçtır. Mizaç (huy) bireye ait bazı temel ve ayırt edici özellikleri ifade eder. Bazı
araştırmacılar mizacı, algı ve tepki biçimleri, duyguların çabuk uyanıp uyanmaması, sürekli ve yoğun olup
olmaması, derin duyulup duyulmaması ve kişisel niteliklerin tümü olarak açıklamaktadırlar.
Mizaç, bireye özgü, belirli duygusal tepkilerin gösterilme ve ortaya konma biçimidir. Duygu durumları daha çok
bireyin içyapısıyla ilgilidir. Kısaca mizaç (huy), bireyin duygusallık yönünü temsil eder. M.Ö. 4. Yüzyılda beden
kimyasının mizaç üzerinde önemli etkilerinin olduğunu ileri süren Hipokrat, mizacı aşağıdaki gibi dört grupta
incelemiştir:
 Neşeli mizaç; Bu gruptaki bireyler hareketli ve neşelidirler. İlgi duydukları şeyler kolayca değişebilir.
 Soğukkanlı Mizaç; Az hareketli olan, fazla neşeli olmayan, soğukkanlı ve kuvvetli kişiliği ifade eder.
 Kızgın Mizaç; Çabuk kızan, hareketli, heyecanlı ve kuvvetli mizaç tipidir.
 Mizaç. Sıkılgan; Üzgün, hareketsiz ve zayıf kişiliği yansıtan mizaç biçimidir.
Yetenek ve Kişilik
Kişilik sadece doğuştan getirilen özellikler değildir; doğuştan getirilen özelliklerle birlikte sonradan edinilen
eğilimlerin bütünüdür. Kişiliği oluşturan diğer bir boyut “yetenek”tir. Yetenek, heyecanlılık, içe dönüklük,
kavgacılık, canlılık, sosyal girginlik, sosyal uyum, baskınlık gibi özelliklerdir. Kişiliği tanımlamada baskın olan yön
ağırlıklı olarak sosyal yöndür. Kişilik bir denge özelliğidir. Birey ne ölçüde zihinsel dengeye sahip ise, o ölçüde
normal bir kişilik oluşturacak veya normal kişiliğe sahip olacaktır.
Bireyin kişiliğini belirleyen özelliklerini aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
 Kişilik doğuştan var olan ve sonradan edinilen eğilimlerin bütününden meydana gelir.
 Kişilik doğuştan getirilen yeteneklerin ve sonradan kazanılan becerilerin düzenlenmesidir.
 Her bireyin kişisel özelliğini diğerlerinden ayıran birtakım farklılıklar vardır.
 Kişilik, bireyin eğilimlerini çevreye uydurur. Yani aynı birey sosyal uyumun gereği olarak farklı çevresel
koşullar altında farklı tutum ve davranışlar gösterebilir.
 Her kişiliğin doğuştan kazanılan bir tek karakteri vardır ve karakter kişiliğin vazgeçilmez bir unsurudur.
 Kişilik, davranışlara yön verir ve idare eder.
 Kişilik, bireysel dengenin ürünüdür.
Kişilik Boyutları
Kişiliğin beş boyutu yapılan işin özelliğine göre etki yapar. Bu boyutlardan hangisi baskın ise iş türünün ona
göre seçilmesi gerekir. Bilinçlilik özellikleri gelişmiş bireylerin hem otonom, hem de hiyerarşik yapı içerisinde
her türlü görevde başarı kazanma olasılıkları güçlüdür.
Kişiliğin beş temel boyutu ;
Bilinçli, (sorumlu) tip: Azimli olma, güvenilir olma, başarı kazanma güdüsü kuvvetli, dikkatli, temkinli,
sorumluluğunun bilincinde, plânlı ve programlı olma gibi özellikler, bilinçlilik boyutunun özellikleri arasındadır.
Bu boyuttaki özellikleri gelişmiş bireylerin hem otonom, hem de hiyerarşik yapı içerisinde her türlü görevde
başarı kazanma olasılıkları güçlüdür. Bu tipin diğer ucunda ise, dikkatsiz, dağınık, sorumsuz, disiplinsizlik
özellikleri taşıyan bireyler yer alır.
Duygusal tutarlılık: Bu tip yaşamında güvenli sakin, kaygısız olmak gibi özellikleri içerir. Bunun karşıt kutupta
olanlar ise içe dönük, kararsız, endişeli, mutsuz, melânkolik kişilerdir.
Deneyime açık olma veya deneyci tip: Bu boyut araştırmacılar tarafından en karmaşık boyut olarak
nitelendirilmektedir. Genelde, hassas, esnek, yaratıcı, meraklı özellikleri içerir. Deneyime açıklık boyutunun
diğer boyutu ise değişime dirençli, yeni fikirlere kapalı, dar görüşlülük gibi özellikleri kapsar. Bu boyut, kültürlü
olma, meraklı olma, orijinal fikirlere sahip olma, geniş düşünceli, zeki olma, sanatsal düşünme, hayal gücü
kuvvetli olma gibi genellikle entelektüel özellikleri bünyesinde toplamaktadır. Bu özelliklere sahip bireyler
örgütsel değişim sürecinde yaratıcılıkları ile önemli katkı sağlayabilirler.
18
Uyumluluk: Uyumlu bireyler, arkadaşça davranırlar, birlikte çalışmayı severler, kibardırlar, hoşgörü sınırları
geniştir, güven vericidirler ve yumuşak huyludurlar. Bu özelliklere sahip bireyler, yönetici olarak astlarını iyi
motive eder, onların ihtiyaçlarını gidermeye yönelik çalışır ve iyi iletişim kurarlar. Uyumlu kişilik tipine sahip
olanlar iyi huylu, güvenilir, yardımsever, iş birliğinden yana olan, bağışlayıcı kişilik tipi özelliği gösterirler. Bu
boyutu zayıf olanlar ise yardımsever olmayan, inatçı, hemen parlayan, diğer insanları rahatsız eden özellikler
sergilerler.
Dışa dönüklük: Bu boyutun özellikleri; iddialı ve girişken olma, sosyal olma, enerjik olma ve konuşkan olma
şeklinde sıralanabilir. Dışa dönük bireyler, grup içindeki diğer bireylerle kolay iletişim kurarlar, sosyal
hareketlere ve gruplara öncülük ederler. Bunlar dış dünyaya açık bireylerdir. Bu boyutun tam karşıtı “içe
dönüklüktür. Bunlar kolay iletişim kuramayan, dostluk ve arkadaşlık ilişkileri zayıf, çevresinden soyutlanmış ve
kendi içinde yaşayan insanlardır.
Kişiliğin Oluşumunu Etkileyen Faktörler
Kişiliğin oluşumunu çok çeşitli faktörler etkilemektedir. Kişilik belli bir zaman diliminde gösterilen davranış türü
değildir; aksine kişilik geçmişin, şimdiki zamanın ve geleceğin oluşturduğu bir bütündür. Kişiliğin davranış
üzerinde etkisi vardır. Kişilik, soyut tutumlarla, somut insan davranışları arasında bir araçtır. Her tutum belirli
kişilik süzgecinden geçerek fiili davranış haline gelir. Kişiliği açıklayan yaklaşımlardan biri olan kalıtım yaklaşımı,
bireyin kişiliğini genlerin moleküler yapısının belirlediğini iddia eder.
Genetik Faktörler: Kişilik ile ilgili teorik yaklaşımların çoğunda, kişiliğin davranışsal niteliklerinin açıklanması,
kalıtım ve buna bağlı psikolojik özelliklere dayandırılmıştır. Kişiliğin temel belirleyicileri olan yeteneklerin
doğumdan önce kazanılan ancak çevre tarafından şekillendirilen önemli kişilik özellikleri olduğuna
inanılmaktadır. Örneğin, kalıtımla kazanılan yetenekler, güdülenmeyi sağlar ve özel bir yeteneği olan kişi,
sürekli bu yeteneği denemek, kullanmak ister. Kalıtım, doğuştan elde edilen fizikî yapı, cinsiyet, güzellik, kas ve
refleks kapasitesi, enerji düzeyi, insanın biyolojik ritmi gibi anne-babadan devralınan biyolojik, fizyolojik ve
psikolojik özelliklerdir.
Coğrafî Ve Fizikî Faktörler: Kişiliğin oluşmasında bireyin içinde doğup büyüdüğü coğrafî çevrenin etkisi vardır.
Coğrafî çevrede; iklim, tabiat ve fizikî şartlar, bireyin kişilik özelliklerini etkiler. Coğrafî ve fizikî çevrenin
doğrudan etkilerinin yanında dolaylı etkileri vardır. Kişilik oluşumunda etkili diğer toplumun kültürü ve
antropolojik yapısında, coğrafyanın etkisi fazladır.
Sosyo-Kültürel faktörler: Sosyo-kültürel yapı faktörleri, insanları en çok etkileyen faktördür. Bu faktörler
bireyin içinde yaşadığı toplumun sosyo-kültürel özelliklerini oluşturur. Her birey belirli bir kültürel yapı içinde
yaşar ve bu yapıyla sürekli etkileşim halindedir. Bireyin idealleri ve ilgileri bu kültürel ortamda şekillenir.
Bireyler, yaşamları boyunca, bilinçli veya bilinçli olmadan diğer insanların davranışlarından etkilenir.
Kültürel yapı, genel olarak, kişiliğin genellenebilir özelliklerini ortaya çıkarır; ancak, belirli bir kültürel yapı
içinde farklı alt kültürler olduğuna, değişik sosyal gruplar bulunduğuna göre bu alt kültürel özelliklerin de ayrı
ayrı kişilik tipleri doğuracağı kabul edilmelidir. Bu durumda, kişiliğin anlaşılmasında, genel kültür belirleyicileri
sosyal grup nitelikleri olmadan, yeterli olmamaktadır. Sosyal grubu oluşturan faktörler, bireyin özel davranış
kalıplarını oluşturarak, kişiyi daha özel bir şekilde etkilemektedir. Kültürün kişilik üzerinde etkisi olduğu gibi, alt
kültürel özelliklerin de ayrı ayrı kişilik üzerinde etkisi vardır.
Aile Faktörü: Bireyler belirli bir kültürel çevreden başka bazı alt grupların üyesi olabilirler. Bunlar aile, cinsiyet,
sosyal sınıf, meslek, yaş ve din gruplarıdır. Bu grupların her biri, bireyin benimsemesi gereken rolleri ve
değerleri içerir.
Anne ve babanın çocukların her istediğini yerine getirmesi, kişiliğin istenilen düzeyde gelişmesini engeller.
Kitle iletişim araçları: Kitle iletişim araçları her gün çok çeşitli mesajları insanlara iletmekte, onları etki altına
almaktadır. Sürekli mesaj bombardımanı altında bireyin kişiliği de etkilenmektedir.
Yetişkinler: Bireyin örnek aldığı kişiler veya referans grupları vardır. Birey genelde onun gibi olmak istediği kişiyi
kendisine örnek alır.
Bireyler, bazı ideallerini belirlerken veya davranışlarını şekillendirirken yetişkin grubun üyelerinden bazılarını
kendilerine örnek olarak alır.
Genel kültür ve alt kültürler sosyal yapıyı belirler, sosyal yapı içerisinde de bireyin statüsü belirlenir.
Bireyin ailedeki doğum sırası: Ailedeki doğum sırası kişilik üzerinde etkilidir. Genelde ilk çocukların daha zeki
oldukları, diğer çocuklarda ise giderek zekâ seviyesinin düştüğü söylenirse de bu durum farklılıklar gösterebilir.
Sosyal Yapı Ve Sosyal Sınıf Faktörleri: Ulusal kültür içerisinde çeşitli alt kültürler vardır. Yöresel kültür, çeşitli
yaş gruplarının oluşturdukları kültür, sokak çocuklarının kültürü gibi. Bu farklı alt kültürlerin bileşimi sosyal
yapıyı oluşturur; sosyal yapı da bireyin kişiliğinin oluşmasını sağlar. Sosyal sınıf belirleyicileri özel davranış
kalıplarını ortaya çıkarır. Bu davranış kalıpları da kişiliğin oluşmasında önemli rol oynar.
19
Bireylerin mensubu olduğu sosyal sınıf ve sosyal yapı, onların kişiliklerinin oluşmasında etkilidir. Bireyin ait
olduğu sosyal sınıf, onun eğitim imkânlarını, yaşama biçimini, düşünce ve eğilimlerini, tüketim davranışlarını ve
çeşitli kişisel özelliklerini etkiler.
Kişiliğin İş Yaşamındaki Önemi
Kişiliğin bireyin çalıştığı işi ve çevresini algılamasında ve onu değerlendirmesinde önemli bir etkisi vardır.Bireyin
davranışları, onun içinde yaşadığı ortam ile çevresindeki insanlar arasında sürekli bir etkileşim sonucu oluşur.
Yetenek terimi, bir kimsenin üstesinden gelebileceği şeyi veya potansiyel kudretini ifade eder; hâlbuki verim,
bir kimsenin hâlihazırda başarabildiği şeyi ifade eder.
Verim= Yetenek x Güdülenme
Burada güdülenme kat sayısı, 0 ilâ 1 arasında değer alır. Kişinin bir iş yerinden kişisel amaçlarını
gerçekleştirecek hiçbir çıkarı mevcut değilse, güdülenme sıfır olacak ve o kimse o iş yerine yeteneğinden hiçbir
şey veremeyecektir.
İş ve Kişilik Uyumu
İş ve kişilik arasında karşılıklı bir etkileşim söz konusudur. Tatmin veya başarıda kişiliğin etkisi vardır
Holland kuramında altı kişilik tipi ve bu tipin yaptığı işte uyumlu olmasını sağlayan birtakım özellikler ve buna
uygun mesleklerden söz etmektedir.
Gerçekçi tip: Bu tip saldırgan özellikler gösterir, fiziki güç, kuvvet ve koordinasyonu gerektiren işlerde
başarılıdır. Çiftçilik ve ormancılık işlerinde başarılı olabilirler.
Araştırıcı tip: Duygudan ziyade, düşünmeyi, koordinasyonu ve anlayışı gerektiren işlere uygundur. = Biyoloji,
matematik, muhabirlik ve genel olarak bilimsel faaliyetlerde başarılı olabilir.
Sosyal tip: Entelektüel ve fizikî aktivitelerden ziyade, bireyler arası ilişkilerde başarılıdır. = Dış ilişkiler, sosyal
hizmet ve klinik psikoloji, psikolojik rehberlik ve danışmanlık gibi işler “sosyal tip”ler için uygun işlerdir.
Konveksiyonel tip: İnsanların faaliyetlerini düzenleyen, kurallar koyan, ihtiyaçlarını karşılayan ve organizasyon
içindeki bireylerin güç ve statüleri ile ilgili olarak çalışan kişiliktir. = finans, muhasebe, yönetim, koordinasyon
gerektiren işlerde başarılıdırlar.
Girişken tip: Sözel yeteneği kuvvetli, başkalarını kolay etkileyen, güç ve statüyü bu yolla kolay edinen tiplerdir.
Hukuk, halkla ilişkiler, küçük ticari şirket yöneticiliği, girişimcilik, avukatlık, iletişim ve danışmanlık hizmetleri
gibi işler girişken tiplere uygun işlerdir.
Artistik tip: Kendini iyi ifade edebilen, artistik yaratıcılığı yüksek, duygusal tiplerdir. = Sanat, müzik ve yazarlık,
tanıtım, münazaralarda bulunma, tartışmalara katılma gibi işler artistik tiplere uygun işlerdir.
Çalışma yaşamı ile kişilik arasında etkileşimin olduğu konuları, çeşitli araştırmalarla ortaya çıkarılmıştır.
Özellikle çalışma yaşamı, kişiliğin oluşması ve gelişmesi için önemli bir sosyalleşme alanıdır. Ayrıca çalışma
ortamı, (iş arkadaşları, yönetimin yaklaşımı vb.) bireyin kişiliğini etkilemekte aynı zamanda da örgüt, bireyin
kişiliğinden etkilenmektedir. Bireyin sahip olduğu iş, onun kimliğinin bir parçasıdır. Adı, cinsiyeti ve uyruğu ile
birlikte kimliğini belirtmede önemli rol oynar. Kimlikle meslek arasındaki sıkı bir bağ vardır. Kişinin “doktorum”,
“öğretim üyesiyim”, “avukatım” gibi ifadeleri, kişiliğini işiyle tanımladığı anlamına gelir. Meslek rollerine
girmek, işten alınan doyumu da belirtir.
Kendilik kontrolü (Locus of control): Kendilik kontrolü, bireyin herhangi bir davranışının ortaya çıkmasında
veya sonuçlarında kendisinin belirli bir katkısının olduğuna inanmasıdır. Örneğin kişinin çok çalışırsa
ödüllendirilip yükseltileceğine, çalışmazsa işten atılacağına inanması gibi.
İçsel kendilik kontrolü: Bu insanlar içsel açıdan kendilerini kontrol edebilen insanlardır. İşyerlerinde
yöneticilerinden kendileri hakkında olumlu veya olumsuz sözler duymak isterler. Başarı güdüleri gelişmiştir.
Sağlıklı yaşam alışkanlıklarına sahiptirler.
Dışsal kendilik kontrolü: Bunlar her şeyi kendi dışındaki faktörlere bağlarlar. Kendine yontan ön yargıları veya
temel tutum hataları vardır. Örneğin işte yükselememelerinin nedenini kendilerinden değil şans ve kaderin
etkisiyle açıklarlar. Başarma ihtiyacı yüksek olan kişilerin işlerini daha iyi yapma eğilimleri de yüksektir.
Başarıya Yönelim: Başarma ihtiyacı tüm insanlarda mevcuttur. McClelland kişiyi güdüleyen temel motiflerden
birinin güç, diğeri de başarı güdüsü olduğunu belirtmektedir. Başarma ihtiyacı yüksek olan kişiler işlerini daha
iyi yapma eğilimindedirler. Bunlar, başarılarını engelleyen her şeyi ortadan kaldırmak isterler. Başarı ve
başarısızlarını kendilerinde görürler.
Otoriter kişilik: Otoriter kişiliğe sahip insanlar, örgütte çalışan insanlar arasında statü ve güç farklılığının olması
gerektiğine inanırlar. Bu tip kişiler katı kuralları olan, insanları yargılayan ve herkese tepeden bakan,
altındakileri ezen, güvenilir olmayan, gücünü otoritesinden alan bireylerdir.
Makyavellenizm: Bu özelliğe sahip bireyler, diğer insanlarla arasına mesafe koyar ve sonuçlarına göre hareket
ederler. Bunlar ilkeden değil, konjonktürden, değerden değil, çıkardan hareket eden insanlardır.
20
Kendini Yansıtma: Bunlar başkalarını rol model olarak alan, başkalarının davranışlarını gözleyerek onlara
benzer davranış gösteren kişilerdir. Kendilerini yansıtma yetenekleri yüksek insanların, davranışlarını çevresine
göre düzenleme yetenekleri de gelişmiştir.
Kendine Güven: Kendine güveni yüksek olan kişiler başkalarını memnun etmek isteyen, başarı için
yeteneklerinin varlığına inanan, yaptıkları işten tatmin olan insanlardır. Bunlar risk almayı severler.
Risk Alma: Bunlar gözü pek, risk alma ve riski yönetme becerisi yüksek insanlardır. Riske girme eğilimi yüksek
olan kişilerin yöneticilik, borsacılık, girişimcilik, yatırım gibi mesleklerde son derece başarılı olabilirler.
Örgütte herhangi bir işin, o işi yerine getiren bireyin kişilik yapısı ile uyumlu olması önemlidir. Gerek bireysel ve
gerekse örgütsel bağlamda iş tatmini, iş verimi, etkinlik ve amaçların başarılması mümkün olabilecektir. Bir
liderin ortaya çıkışı, bulunduğu grubun özelliğine bağlı olduğu kadar, liderin kişilik özelliklerine de bağlıdır.
Kişilik yapısı ile örgütün değerleri arasında benzerlik varsa “ait olma” ihtiyacı bireyin işe ve iş yerine bağlılığını
artıracaktır. Her insanda kişiliğinin gereği olarak isteklerin, arzuların ve ihtiyaçlarının şiddeti farklıdır.
ÜNİTE 6 ÇALIŞMA YAŞAMINDA DUYGULAR, DEĞERLER, TUTUMLAR VE İŞ TATMİNİ
İnsanın tutum ve davranışlarını yönlendiren içsel durumlar olan duygular ve heyecanlar insanı sürekli etki
altında bırakır. Duygular kimi zaman korku, kimi zaman sevinç, kimi zaman telaş, kimi zaman arzu şeklinde
ortaya çıkar. Duyguların insanın tutum ve davranışlarıyla yakından ilgisi vardır; Korku, kaçma davranışına neden
olurken, öfke saldırma, sevgi yaklaşma, telaş hazır bulunma davranışına neden olur.
Duygu ve davranış birlikteliği, insanın çevreye uyumunu kolaylaştırır.
İnsanın yaşamında onun için istenilebilir olan her şey, bir değeri ortaya koyar. Değerler karmaşıktır ve çeşitlilik
gösterir. İktisadi değerler, estetik değerler, dinî ve ahlâki değerler bir bütünü oluşturur. Değerler, kişilerin
amaçlarının, tutum ve davranışlarının yönünü ve bunların arkasındaki niyeti belirleyen ölçütlerdir.
Duygular bireysel ihtiyaçları karşılamaya, davranışı yönlendirmeye yardımcı olur.
Değerler ölçüt veya standart ortaya koyarken, inançlar daha çok “ilke koyucu” olarak kendini gösterir.
Tutumlar, bireyin bir durum, olay ya da olgu karşısında ortaya koyması beklenen olası davranış eğilimini ifade
eder.
Duygular, dürtüler gibi daha çok fizyolojik kökenli iken, duyguların ortaya çıkması psikolojik kökenlidir.
İş Yaşamında Duygular
Duygular bireyin ihtiyaçlarını doyurma biçiminin bir göstergesidir. İhtiyaçlar karşılandığı zaman insanda olumlu
haz duygusu, karşılanmadığı zaman ise acı, telaş, istek, sıkıntı ve elem duygusu oluşur. Buna göre insanlar
yaşam deneyimlerinde haz ve elem duyguları arasında gidip gelirler. İnsanın yaşamdan duyduğu elem duygusu,
onun mutsuzluk duygularını artırırken, haz duygusu onun mutluluk hislerini artırır. Böylece duygular güdüler ve
dürtüler gibi davranışların şekillenmesinde yönlendirici bir etki yapar.
Duygular; tutum ve davranışlarla birlikte düşünceleri de etkileyen içsel durumlardır.
Duygu vücuttan dışa doğru yansıyan bir hareket anlamına gelir.
Duygu, bireyin ruh hâlinde biyokimyasal veya çevresel etkilerle oluşan karmaşık psikofizyolojik bir değişimdir.
Dış dünyadan gelen uyarıcılara veya vücudumuzdaki dürtülere doğuştan gelen, türe özgü belirli reaksiyonlar
verilir. Bunlar önceden düzenlenmişlerdir. Duygular genel olarak kişinin yaşama uyum sağlamasını kolaylaştıran
içsel durumlardır
Duygular; algılar, psikolojik tepkiler ve bilinci de içeren ve insanın genel psikolojik durumunu koordine eden
içsel durumlardır. Duygular, “bilincin etkisi olmadan, iç ve dış olaylara bir tepki olarak ortaya çıkan ve
anlatılması zor elem veya haz duygusu yaratan psikolojik olgulardır.
Duygunun tanımlanmasının zorluğu, onun kapsadığı alanın genişliğinden kaynaklandığı gibi, kavramı
belirsizliğinden kaynaklanmaktadır.
Duygular ve heyecanlar davranış ve yaşantıyla birlikte meydana gelir.
Duygular, düşünceler ve devinimler gibi psikolojik hallerin birbirinden ayrılması güç olduğu gibi, bunların birinin
nerede başladığı, diğerinin nerede bittiğini belirlemek kolay değildir.
Duyguların en olumlu olanlardan ve bizi en çok mutlu kılanlardan, en olumsuz olanlara, yani bizde acı
uyandıranlara kadar iki nokta arasında; şaşkınlık, merak, umut, heves, arzu ve bekleyiş gibi başka duygular
vardır.
Duygular şiddetine göre “gerilim” uyandıranlar veya “gevşek” olanlar olmak üzere de sınıflandırılabilir. Örneğin
büyük bir arzuyla yaşanan bekleyiş durumu, insanda gerilimli bir duygu hali yaratır.
Duyguların haz, elem ve yoğunluk gibi üç temel boyutunun bulunduğu anlaşılmaktadır.
Duyguların bir diğer yönü de kişiler üzerindeki etkisinin farklı olmasıdır. Başka bir ifadeyle insanların duygusal
tepkileri birbirinden farklıdır.
21
İnsanlar huylarına ve mizaçlarına göre yani yaşadıkları duygusal durumun yoğunluğu, şiddeti veya kalıcılığına
göre nitelendirilir. Bazı insanlar daha neşeli, sevinçli ve şen iken, diğerleri daha hüzünlü, öfkeli, kederli, endişeli
veya kaygılı olabilir. Bazıları korkak, bazıları kahraman olabilir.
Bir insanın duygusal tepkilerinin genel özelliklerine “huy” denir. Huy heyecanlardan daha kalıcı ve sürekli
olmakla beraber, insanda az çok geçici olan duygusal durumlar (mood) dır. Duygusal tepkilerin değişmeyen
yanlarına ise mizaç denir.
Birey ve Değerleri
Değerler, toplumsal ve bireysel yaşamı etkileyen, temel standartlar veya ölçütlerdir.
Rokeach değerleri, “kişinin yaşamına rehberlik eden inançlar ve standartlar seti” şeklinde tanımlamaktadır.
Schwartz ise değerleri, “kişinin yaşamına rehberlik eden ilkeler” şeklinde tanımlamıştır. Burada TDK’nin değer
için yaptığı “bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçüt, karşılık, kıymet” tanımı ile “bir düşünceye
gönülden bağlı bulunma” veya “birine duyulan güven ve inanç duygusu” şeklindeki inanç tanımı, değerlerin
inançlardan daha ölçülebilir olduğunu, dolayısıyla birbirinin aynı değil, ancak tamamlayan süreçler olduğunu
göstermektedir. Güngör ise değerleri “herhangi bir tercihte bulunmanın temel ölçütü” olarak görmektedir.
İnsanın değerlerini belirleyen üç farklı alan belirlenebilir. Bunlar; doğruyla ilgili “bilgi alanı”, iyiyle ilgili “ahlak
alanı”, güzellikle ilgili “sanat veya estetik alan”dır.
Değerler konusundaki karmaşayı ortadan kaldırmak ve değerlerin daha kolay anlaşılması için, insanî değerlerin
doğası ile ilgili temel varsayımları aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz:
 İnsanların sahip olduğu değerlerin sayısı görece fazla değildir.
 İnsanlar aynı değerleri farklı yoğunlukta yaşarlar.
 Değerler değer inanç ve değer sistemlerine göre şekil alır.
 İnsanların değer sistemlerinin gelişiminde, kültür, toplum, kurumlar ve kişiliğin etkisi vardır.
 Değerler kişinin ayrılmaz parçasıdır ve onun yaşamının her alanında kendini gösterir.
Değerler, kendini başkalarına tanıtma, kendini ve başkalarını yargılama, ahlâki yargılarda bulunma, sosyal
davranışları anlamlandırma gibi işlevler görür.
Bireysel değerler, kişinin amaçlarına ve eylemlerine yol gösterirken, örgütsel değerler sistemi de, örgütsel
amaçlara, politikalara ve stratejilere yol gösterir.
Değerlerin Özellikleri ve İşlevleri
Değerler davranışların ortaya çıkmasını sağlayan tutumların şekillenmesinde etkilidir.
Değerler davranışların itici gücü (dürtü) ve motifleridir. Kişinin kimliği ve kişiliğini oluşturan faktörlerin başında
gelir. Değerler kişiye has, ona özgü yargıları içerdiği için, görece bir anlam ifade eder. Ancak bir toplum içinde
değerler davranış düzlemine uygun olarak ortaya çıkması gerektiği için, bu yönüyle değerler nesnel bir içerik
kazanır.
Değerler konusuna bir netlik kazandırma düşüncesiyle Schwartz ve Bilsky değerlerin özelliklerini aşağıdaki gibi
belirlemektedirler:
 Değerler inançlardır.
 Değerler amaç ve hedefleri gösterirler.
 Değerler, özgül eylem ve olgular değillerdir.
 Örneğin, “itaatkârlık” veya “sadakat” değeri, sadece kişinin özel yaşamında değil, iş ya da aile yaşamını
düzenleyen tüm ilişkilerde ortaya çıkar.
 Değerler standartlardır. Değerler ve inançlar iç içe geçmişlerdir. Davranışların arkasında tutumlar
olduğu gibi, tutumların arkasında da inançlar ve değerler vardır.
 Değerlerin öncelikleri vardır.
 Değer bir inanç olmak bakımından, dünyamızın belli bir kısmıyla ilgili idrak, duygu ve bilgilerimizin bir
bileşimidir.
 Değerlerin önemli işlevlerinden biri, değerlerin motivasyonel araçlar olmasıdır.
 Değerler toplumsal yargıların, sonraki kuşaklara aktarılmasında önemli bir işleve sahiptir.
 Bireysel veya iş yaşamında değerlerin en önemli fonksiyonu, davranışlara rehberlik eden ölçütler
olmasıdır.
 Kişisel değerleri dikkate almak, özellikle örgütün psikolojik durumlarda önemli bir yere sahiptir.
 Kişi-örgüt bütünleşmesinin önemli araçlarından biri değerlerdir.
TUTUMLAR
22
Tutum bir durum, olay, nesne ya da kişi karşısında belli bir tavır ortaya koyma, davranış göstermeye hazır olma
durumudur. Alport‘a göre tutum, “bireyin bütün nesnelere karşı göstereceği tepkiler ve durumlar üzerinde
yönlendirici veya etkin bir güç oluşturan, ussal ve sinirsel bir davranışta bulunmaya hazır olma halidir”.
Tutumlar oldukça organize olmuş uzun süreli duygu, inanç ve davranış eğilimleridir
Tutumlar, bireyin dış dünyasıyla hemen her düzeydeki ilişkilerini ayarlamasına yardımcı olur. Tutumlar oldukça
organize olmuş uzun süreli duygu, inanç ve davranış eğilimleridir. Bu eğilimler diğer insanları, grupları, fikirleri,
ülkenin diğer yörelerini ya da nesneleri konu edinir.
Bu tanımın temelinde iki önemli özellik vardır:
 Tutumlar oldukça uzun sürelidir.
 Geçici olarak bireyin gösterdiği bazı eğilimler tutum değildir.
 Bir eğilimin tutum olabilmesi için, bireyin o eğilimi oldukça uzun süreli göstermesi gerekir.
 Tutumlar duygusal temel oluşturur.
Sherif’e göre “benlik tutumları” kişinin “ben” (ego) sistemini oluşturan yapılardır.
İnanç
İnanç, varlıkların varoluş biçimlerine ilişkin en temel ön kabullerdir.
İnanç, gerekçelendirilmiş doğru bilgidir.
Bir düşünceye gönülden bağlı bulunma, birine duyulan güven, inanma duygusu, bir şeyi güvenle doğru sayma
tutumu, bir şeyi doğru sayma veya akıl yoluyla genel geçer bir doğrulama yapmadan, başkasının tanıklığı
üzerine kurulmuş kanıtları, hiçbir kuşku duymaksızın onaylamadır. Diğer bir tanımla inanç sübjektif (öznel)
olarak yeterli olan, ama nesnel olarak yeterli olmayan gerekçelerden ötürü bir şeyi doğru saymadır.
İnanç, bu biçimde tanımlandığında, tutumların zihinsel (cognitif) ögesinde yer almaktadır. İnanç kavramına,
nesne ya da olayların nitelikleri, ya da varlıklarına ilişkin duygusal öge katıldığında, inançlar tutuma dönüşür.
Özetle her tutumda inanç vardır. Ancak her inanç tutum oluşturmaz.
Kanaat (Kanı-Opinion)
Mantıksal bir temele dayanan, fakat aynı zamanda akla yatkın itirazlara da açık olan düşüncelerdir. Diğer bir
tanımla kanaat, lehte veya aleyhte bir tutuma eşlik edecek biçimde benimsenen ifadelerdir. Kanaatler,
tutumların sözlü ifadeleri olarak kabul edilebilir. Ancak, kanaatler tutumların oluşmasında rol oynamaz, daha
çok tutumları yansıtırlar. Tutumlara oranla, kanaatler daha dine özgüdür.
Belirli bir anda, belirli bir olay, davranış ya da konuya ilişkin, bireyin yorumunun dışa vurulmasıdır. Birey, bir
olayla ilgili bildiklerine kendinden bir şeyler katarak, birtakım yorumlar getirerek kanaatini açıklar. İşte bireyin
bu kendinden kattığı yorumlar, kanaatleridir.
Tutumların Unsurları
Oluşturucu öğeleri açısından ele alındığında tutum, söz konusu üç öğenin kendi aralarındaki örgütlenmeleri
sonucunda ortaya çıkan bir duruş ve tavır alıştır. Bireyin bir nesne, durum ya da kişi hakkında zihinsel, duygusal
ve davranışsal anlamda ortaya koyduğu tavır onun tutumunu yansıtır. Zihinsel, duygusal ve davranışsal öğeler
arasında bir iç uyum ve örgütlenme, yani eşgüdüm olmadığı sürece tutumun oluşması mümkün değildir.
Davranış, tutumlardaki duygusal öğenin somut hâle gelmesidir.
Duygusal Öğe
Tutumun gerçeklerle açıklanamayan, hoşlanma ve hoşlanmama yönüdür.
Duygusal öğe diğer iki öğeden bağımsız olarak ortaya çıkamaz. Bireyin deneyimleri, bilgi birikimi, yani zihinsel
öğesi duygusal öğesinin gelişmesinde önemli bir etkendir.
Duygusal öğe aynı zamanda bireyin değerler sistemi ile de yakından ilişkilidir.
Davranışsal öğe genellikle duygusal öğeye göre şekillenir. Diğer bir ifadeyle davranış, duygusal öğenin somut
hale gelmesidir.
Zihinsel (Bilişsel) Öğe
Zihinsel (Bilişsel) öğe tutumun gerçeklere dayanan bilgi hazinesidir. Örneğin, bir ev hanımı satın aldığı
deterjanın iyi temizlediğini görüyorsa o deterjanın markasına karşı olumlu tutum oluşturur, iyi temizlemediğini
tespit etmiş ise olumsuz tutum geliştirir. Yani, birey bazı kaynaklardan tutum nesnesi konusunda aldığı bilgileri
kendi zihninde diğer bilgilerle birleştirerek bir tutum oluşturur.
Zihinsel öğe bireyin düşünsel işleyiş süreciyle ilişkilidir. Birey çevresi ile ilişkilerinde zihinsel sisteminden
yararlanır.
Davranışsal Öğe
Duygusal davranışın temelinde negatif ya da pozitif olmak üzere iki boyut vardır.
Davranışsal öğe, tutumun sözlü ya da eylemsel ifadesidir. Davranışsal unsur, duygu ve kanaate uygun hareket
etmedir. Davranışsal öğe, bireyin belli bir uyarıcı grubundaki tutum konusuna karşı tepkilerini yansıtır.
23
Duygusal davranış, tutum konusunun hoşa giden ya da gitmeyen bir durumla ilişkilendirilmesi sonucu ortaya
çıkar.
Herhangi bir davranışın tutum objesine veya konusuna karşı tavrı aşağıdaki gibi iki şekilde ortaya çıkar:
 Belirli ölçüde ilişki arama ya da ilişkiden kaçınma eğilimi
 Belirli ölçüde olumlu ya da olumsuz duygu içerdiği düşünülebilir
Tutum-Davranış İlişkisi
Son zamanlarda yapılan araştırmalar daha ince ayrıntıları göz önüne almaya başlayınca, tutumun bilişsel yönü
ile davranışsal yönü arasında daha sıkı bir bağ gözlenmiştir.
Tutumun bilişsel yönü ile davranışsal yönü arasında ilişki şu dört koşul yerine geldiği zaman ortaya çıkar:
 Tutum kuvvetliyse
 Bireyin kişisel yaşantısına dayalıysa
 Birey için önemli olan diğer kişilerce destekleniyorsa
 Sık sık kendini ortaya koyma şansı varsa
Tutum kavramı bireyin herhangi bir davranış ya da tepkisini yansıtmamakta, birçok davranış ya da
tepkilerinden çıkarılmaktadır.
Tutumlarla gerçek davranışlar arasındaki ilişkiyi inceleyen klâsik bir araştırma, La Piere tarafından 1930-32
yıllarında Amerika Birleşik Devletlerinde yapılmıştır.
Collins, tutumlarla davranışlar arasındaki korelâsyonu kısıtlayan etkenleri şöyle sıralamaktadır:
Çevresel Etkenler: Açık bir tepki hem tutumun hem de çevrenin etkisi altındadır. Eğer çevrenin etkisi güçlü ise,
tutumun tepkiye katkısı azalır; dolayısıyla tutum ve davranış arasındaki eş yönlü ilişki de azalır.
Tutum dışı etkenler: Tutum ölçme yöntemleri tutumsal tepkiyi etkileyebilir. Sheriff, La Piere’in çalışmasındaki
tutum- davranış tutarsızlığını kullanılan yönteme bağlamaktadır. Ölçme yöntemleri öyle bir ortamda
uygulanmalıdır ki, bireyde “toplumca arzulanır” tepkilere yol açmasın, yalnız kişisel tutumunu yansıtsın.
Ölçüm hatası: Tutumla davranış arasındaki ilişkiyi azaltan bir diğer etken de, ölçmede teknik sorunlardır.
Tutumlar doğrudan doğruya gözlemlenemeyen, gizli ya da kuramsal değişkenlerdir.
Tutumlar davranış için ne gerekli ne de yeterli nedenlerdir, ancak aracı neden olabilirler.
Tutum ile davranış arasında koşut bir ilişki olması, ölçülmesi zor olan pek çok davranışı ölçmemize yardımcı
olur.
Bilişsel Tutarsızlık
Bilişsel (zihinsel) çelişki kuramı, bireyin kendi iç dünyasındaki tutarsızlıklardan hoşlanmadığı, bilişleri,
davranışları ve duyguları arasında tutarlılık sağlamaya çalıştığını iddia eder. Bireyin kendi iç dünyasında yaşadığı
bu zihinsel çelişki durumuna “bilişsel çelişki” veya “bilişsel tutarsızlık” denmektedir.
Zihinsel unsur, bireyin çevresi, kendisi ya da davranışı hakkındaki bilgi, inanç ve kanılardır. Bilişsel tutarsızlık,
bireyin kendi iç dünyasını yansıtan duyguları ile davranışları arasında tutarlılığın olmaması durumudur.
Çelişkinin ya da uyuşumun büyüklüğü, unsurların yaşamsal önemi ya da değeri arttıkça çoğalacaktır.
Çelişkili durumlarla karşılaştığında birey çelişkiyi azaltmak için şu yollardan birine başvurur:
 Davranışı ile ilgili zihinsel yapılanmasını değiştirebilir; sigara örneğinde olduğu gibi sigara içmeyi
bırakmak ya da “içen de ölüyor içmeyen de” eylemini rasyonelleştirmeye çalışacaktır.
 Çevresi ile ilgili zihinsel yapılanmasını değiştirebilir. Örneğin, sigara içmenin zararlı olduğu ancak
çevresindeki insanların çok sigara içtiğini (2 paket) oysa kendisinin az içtiğini (1 paket) söylemesi gibi.
 Çelişki miktarı zihinsel yapılanmaların önem derecesine bağlı olduğuna göre, birey bir ya da birkaçının
daha az önemli olduğuna karar verebilir, örneğin, “sigara içmenin sağlığım için zararlı olması önemli
değil, hızlı yaşa, genç öl!” gibi saçma bir tutum içinde olabilir.
İşle İlgili Tutumlar ve İş Tatmini
İş doyumuyla ilgili olarak çeşitli kuramlar geliştirilmiş, söz konusu kuramlarda iş doyumu ve iş doyumunu
etkileyen bireysel ve örgütsel faktörler çeşitli yönleriyle incelenmiştir İş doyumu bireylerin işlerinin ve iş
deneyimlerinin değerlendirilmesinden kaynaklanan haz verici veya olumlu bir duygu durumudur.
İş Doyumunun Çevresel ve Kişisel Faktörleri
Kişinin işin süreçlerini ve sonuçlarını kontrol edebilme özgürlüğü, onun iş doyumuna katkı sağlar.
İş doyumu ve iş gören devri (işi bırakıp başka bir işyerine geçme) arasındaki ilişkinin gücü, bir örgütten diğerini
değişebilmektedir
Yetenek düzeyi düşük olan insanların iş tatminleri yüksek olsa bile, performansları düşüktür.
İş Doyumu ve İşten Ayrılma Niyeti İlişkisi,
24
Çevresel Faktörler
İş doyumunu yaratan çevresel faktörler arasında işle ilgili özellikler vardır. İşin özellikleri; işin beceri
gerektirdiği, bütünlük taşıdığı, özerkliğe olanak sağladığı ve önemli olduğu oranda çalışanları güdüler ve iş
doyumu sağlar.
 Ücret; İnsanlar örgüte maddî, sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarını tatmin etmek amacıyla girer. İhtiyaçlarını
karşılayamayan ve onların baskısı altında olan bireyin hem yaşam doyumu, hem de iş doyumu olumsuz
yönde etkilenir.
 Yükselme olanağı; Terfi etmek bireyin sadece manevî ihtiyacını karşılamaz; aynı zamanda maddî
ihtiyaçlarını da karşılar.
 Kontrol; Kişinin işi ile ilgili karar alabilme özgürlüğüdür.
 Üstlerle ve çalışma arkadaşlarıyla ilişkiler; İnsanlar bir örgütte çalışmaya başlayınca orada geçerli olan
ilişkiler sistemine de dâhil olurlar.
 İletişim; Örgütsel iletişim, kişiler arasında, kişi ile örgütün iç ve dış çevresinde cereyan eder.
 Örgütsel itibar ve çalışma koşulları; Kişinin ihtiyaçları maddî ve manevî olarak sınıflandırılır.
Kişi çalıştığı kurumun imajı ve itibarını olumlu algıladığı ölçüde iş doyumu bulur.
Bireysel Faktörler
İş doyumu kavramı, iki temel noktadan araştırılabilir. Bunlardan biri iş doyumunun birey odaklı olarak
araştırılması, diğeri de örgüt odaklı araştırmalardır. İş doyumu üzerine birey odaklı düşünmek, her bireyin
örgütsel adaleti ve kendini geliştirme ve kendini ifadeyi etmeği kabul ettiği anlamına gelir.
 İş doyumunu yaratan bireysel faktörler, bireyin özerklik ve kişisel gelişim gibi üst düzey gereksinimleri
karşılama ihtiyacını gösterir. Kurumda bireyin güvenliğinin ve itibarının korunması, iş doyumuna birey
odaklı bakmanın gereğidir İş doyumuna örgüt odaklı bakmak, bireyi klâsik örgüt kuramlarında olduğu
gibi, örgütün ikincil/tali faktörü olarak görmek anlamına gelir
 İş doyumunu belirleyen kişisel faktörleri, genetik özelliklerle açıklayan yaklaşım ise bunu kontrol odağı
ile açıklamaktadırlar. Kontrol odağı güçlü olanlar, olumsuz olayları denetleyebilirken, zayıf olanların
denetim olanakları da zayıftır. İçsel kontrol odağı güçlü olanlar çevresel faktörlerden fazla
etkilenmezken, dışsal kontrol odağı zayıf olanların iş ve yaşam doyumu bulmasında dışsal/çevresel
faktörlerin önemi büyüktür.
ÜNİTE 7 ÇALIŞMA YAŞAMINDA GRUPLAR VE TAKIMLAR
GRUP KAVRAMI VE GRUP TÜRLERİ
Grup; birbirleriyle etkileşim halinde bulunan, psikolojik olarak birbirlerini varlığından haberdar olan ve
kendisinin bir grup olarak algılayan insan topluluğudur.
Yığın ise geçici bir nedenle, kısa bir süreliğine bir arada olan insan topluluğudur.
Kategori ise benzer ve ortak sosyal özellikleri ve statüleri olan insanlardan oluşur.
Gruplar, birbirleriyle etkileşim içinde olan, birbirlerinin farkında olan, ortak amaca yönelmiş ve kendilerini bir
grup olarak algılayan belirli sayıda insanlar topluluğudur. Bu tanımda anahtar sözcükler “karşılıklı etkileşim”,
“farkında olma” ve “amacına ulaşmadır.
 Görülebilirlik (grup üyeleri ve grup dışı kişiler tarafından)
 Örgütlü olma
 Rol; grup üyeleri kendilerine özgü rolleri oynarlar
 Etkileşim; grup üyeleri daima içindedirler
 Norm; grup tarafından meydana getirilen normlar grupta rolleri ve davranışları düzenler
25
 Değerler; üyeler ortak değerlere ve ilgilere sahiptirler
 Amaçlar; grup çalışması bir amaca veya birçok amaca dönük olabilir
 Devamlılık; grubun belli bir süresi olması lazımdır
 Ortak amaç ve görev
 Grup özdeşliği
 Karşılıklı ilişkileri düzenleyen birtakım ortak değer ve normlar
 Belli bir süreden beri devam eden ilişki
 Biz duygusu ve kendini grup olarak algılama
 Birbirlerinin varlığını dikkate alma
Geçici veya rastgele bir şekilde bir araya gelen insanlar aralarında bir grup dinamiği veya grup normu olmadığı
ve etkileşimin kısa süreli olması nedeniyle grup sayılmazlar. Çünkü gruplarda karşılıklı ilişki belli bir zamandan
beri devam eder ve grup üyeleri birbirlerinin varlığını hesaba katarlar.
Yaşam biçimi bakımından bir canlıdan, daha doğrusu bir insandan farklı olmayan grup üyeleri arasında her
zaman bir etkileşim vardır, psikolojik olarak birbirlerinin varlığından haberdardırlar ve kendilerini grup olarak
algılarlar.
Bir toplumsal grup en azından başlangıç halinde bir yapıya ve örgüte, ayrıca kendi üyeleri olan bireylerin
bilinçlerinden oluşan psikolojik bir temele dayanmak durumundadır.
Grup örüntüleşmiş kalıplar içinde etkileşimde bulunan, belli değerleri, inançları ve amaçları paylaşan, üyelik
duygusuna sahip olan iki veya daha fazla kişiden oluşur.
Grup Türleri
Genel bir sınıflandırma ile gruplar, biçimsel gruplar ve biçimsel olmayan gruplar olarak sınıflandırılabilir. Bir
diğer sınıflandırmaya göre gruplar, birincil ve ikincil gruplar olarak ayrılmıştır. Birincil gruplar yüz yüze
ilişkilerden, ikincil gruplar ise, yüce ülkü ve idealler etrafında toplanmış insanlar tarafından oluşturulmuşlardır.
Gruplar, ortaya çıkış biçimlerine, oluşma nedenlerine, faaliyette bulunma biçimlerine Grupların yapısını
belirleyen faktörler; statü, rol ve haberleşme gibi unsurlardır.
Birincil Gruplar
Birincil gruplar, daha çok grup üyelerinin birbirlerini tanıdıkları, sık sık yüz yüze ilişkide bulunabildikleri ve bu
ilişkinin kesintisiz biçimde sürdürüldüğü insan topluluklarıdır.
Birincil gruptaki birlik, sadece ahenk ve sevgiden doğmaz; ilişkilerde rekabet de vardır; fakat bu rekabetin
hedefi grubun amacına yöneliktir.
Kişinin benliği grup içinde erimiş ve grubun amacı, kişinin amacı olmuştur. Gruba “biz bilinci” egemendir. Aile,
akrabalık, komşuluk ve oyun grupları, birincil gruba örnektir.
İkincil Gruplar
İkincil gruplar, üyelerin ortaklık duygusuna sahip oldukları gruplardır. Üyeler arasında karşılıklı hak ve
yükümlülükleri kanun, tüzük ve yönetmelikler belirler.
İkincil gruplara; öğrenci sayısı fazla olan üniversiteyi, bir ülkenin tüm vatandaşları, bir sendikaya bağlı işçi
gruplarını örnek olarak gösterebiliriz. Şirketler, bankalar, sendikalar bu gruba girer. İkincil gruplara üyeler
gönüllü, sözleşmeli ve amaçlı olarak girerler. İkincil gruplarda, ikincil ilişkiler (daha seyrek, resmi, sözleşmeye
dayalı, gayr-i şahsî ilişkiler) hâkimdir. Bunlar, üyelerinin sosyal hayatlarının yalnız bir bölümünü ilgilendiren
ilişkileri içerir.
Referans Grupları
Referans grupları, bireyin henüz üyesi olmadığı, ancak üye olmayı istediği ve bunun için çeşitli çabalar
gösterdiği gruplardır. Bireyin referans grubu zamanla değişir; çünkü kişilerin meslekleri, konumları ya da
yaşadıkları yer zamanla değişir.
Referans gruplarının seçim süreci karmaşıktır. Çünkü fertler pek çok grubun üyesidirler. Referans grubu, bir
şeyin doğru veya yanlış, mükemmel ya da değersiz olduğuna karar verirken, değer ve normlarını kullandığımız
gruptur.
Referans grupları fonksiyonları bakımından pozitif referans grupları ve negatif referans grupları, olarak ikiye
ayrılır.
 Pozitif referans grupları, insanın gelecekte ait olmak isteyeceği grupları ifade eder. Örneğin, doktora
yapmak isteyen bir öğrencinin, profesörleri ve diğer öğretim üyelerini pozitif referans grubu olarak
seçmesi ve onların duygularını, davranışlarını ve düşüncelerini anlamaya çalışması, taklit etmesi gibi.
 Negatif referans grupları ise, insanların reddettikleri ve gelecekte katılmak istemeyecekleri grupları
ifade eder. Örneğin, kendini doktora yapmaya yönlendirmiş bir kız öğrencinin, annesinin ev hanımı
26
olan arkadaşlarını, benzemek istemeyeceği kişiler olarak görmesi ve kendini onlardan soyutlayarak
imajını yaratmaya çalışması gibi.
Üyelik Grupları
Üyelik grupları, kişilerin halen üyesi bulundukları ve içinde faaliyette oldukları gruplardır. Örneğin; bir ailenin
ferdi, bir okulun mezunu, bir işletmenin mensubu vb. olabilir ve bu gruplarda aktif bir görev ya da pasif bir üye
rolü oynayabilir.
Temel Gruplar
Şüphesiz grupların çoğu birden fazla fonksiyonda bulunur; fakat yine de her birinim temel bir fonksiyonu
vardır.
 Aile Grubu; Temel aile yaşamı ihtiyacının ortaya çıkardığı gruptur. Bu ihtiyaçlar, çocukların doğum ve
bakımı, karşılıklı sevgi ve güven ihtiyacı gibi ihtiyaçlardır.
 Eğitim grupları; Eğitim gruplarının fonksiyonu, toplumun kültürünü yeni nesillere aktarmaktır.
 Ekonomik Gruplar; Kişilerin toplumsal yaşamını sürdürmesi için zorunlu mâddi mal ve hizmetlerin
üretilip dağıtıldığı gruplardır. Ekonomik gruplar, ailenin geçimini kendisinin sağladığı toplumlar ile iş
bölümünün oldukça inceldiği toplumlarda büyük farklılıklar gösterir.
 Siyasal gruplar; yönetim ve yönetme, kamu düzenini sağlama, kanun yapma, yorumlama ve uygulama
fonksiyonlarını yerine getiren gruplardır. Siyasî partiler, mahkemeler, hapishaneler her çeşit askeri
birimler bu gruba girer.
 Dini gruplar; Allah ve insan arasında örüntüleşmiş ilişkileri paylaşan kişilerce oluşturulmuştur. Bireyin
dua ve ibadetleri toplumun inandığı dinlerden birinin etkisindedir.
Resmî (Biçimsel) Gruplar
Biçimsel gruplar, açıkça saptanmış amaçları gerçekleştirmek için belirli görevleri yürütmek üzere meydana
getirilmiş gruplardır. Resmî gruplarda grubun yapısı önceden açık bir şekilde belirlenmiş; gruptaki her üyenin
yetki, görev ve rolleri açık ve ayrıntılı bir şekilde önceden belirtilmiştir.
Bunlardan geçici biçimsel gruplar, belirli bir görev verilmediği ve grup içinde biçimsel olmayan bir faaliyet ve
dayanışma olmadığı zaman dağılırlar. Sürekli biçimsel gruplar ise, örgütte belirli hizmetleri devamlı sağlamak
üzere oluşturulmuşlardır. Görevlerindeki devamlılık önemli bir özelliktir.
Gayr-i resmî (Biçimsel Olmayan) Gruplar
Gayr-i resmi (informel) gruplar, kişilerin ortak ilgileri, arkadaşlık ilişkileri, sosyal ihtiyaçları ve ortak beklentileri
doğrultusunda oluşan gruplardır.
“Biçimsel Olmayan Gruplar” genellikle biçimsel olarak belirli görevleri yerine getirmek üzere oluşturulan
grupların üyeleri, kendi bireysel ihtiyaçlarını ve duygularını tatmin etmek amacıyla, kendi aralarında informel
ilişkiler sonucunda meydana getirirler.
Aynı bölümde çalışma, sıkı ilişkiye sahip, aynı bölümün benzer görevleri ve kültürü sebebiyle ortaya çıkan
gruplardır.
Örgütlerde en sık rastlanılan biçimsel olmayan gruplardan biri, yatay kliklerdir. Bu tür gruplaşmaların ortaya
çıkmasının nedeni, aynı hiyerarşik düzeyde, genellikle aynı unvan veya isim altında çalışan, ücret düzeyleri aynı
olan, yetki ve sorumluluk düzeyleri aşağı yukarı eşit durumda bulunan kimselerin sık haberleşme ve ilişkilerde
bulunmaları bir klikleşmeye neden olur. Diğer bir biçimsel olmayan gruplaşma çeşidi ise, belirli bir örgütsel
bölümün farklı hiyerarşik düzeylerinde bulunan kimseler arasında dikey kliklerdir.
Üçüncü bir biçimsel olmayan gruplaşma türü de çapraz kliklerdir. Bu gruplar, değişik hiyerarşik mevkilerden ve
örgütün çeşitli bölümlerinden veya farklı çalışma yerlerinden gelenlerin oluşturduğu kliklerdir. Bu grupları
oluşturan üyeler, ortak bazı özellikleri nedeniyle bir araya gelmişlerdir. Örneğin, hemşerilik klikleri çapraz klik
örneğidir.
Gruplara Katılma Nedenleri
İnsanlar sosyal destek sağlamak için daima bir gruba dâhil olmak isterler. Gruplara katılmanın gerekçeleri
şunlardır: Karşılıklı çıkar güven ihtiyacı, sosyal ihtiyaçlar, dayanışma duygusu, yakınlık hissi, ekonomik
nedenler. İnsanlar bireysel ihtiyaçlarının yanında sosyal ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bir gruba ihtiyaç
duyarlar.
Gruplar genelde insan ihtiyaçlarını karşılamak için meydana getirilirler. İnsanların birden çok ilgi ve ihtiyaçları
bulunduğu için, genellikle her fert birden çok grubun üyesidir. Mesela bir üniversite profesörü, aynı zamanda
bir aileye mensuptur, bir kulübün ve bilimsel derneklerin üyesidir.
27
Grup gerek kendi üyeleri, gerekse kendileri dışında bulunanlar tarafından kabul edilen bir varlığa, bir özel
kimliğe sahiptir. Gruplar emniyet hissini güçlendirmenin önemli bir aracıdır. Ortak bir düşmana karşı korunma
ihtiyacı, bireyi bir grubun üyesi olması konusunda uyarır.
Gruba katılmanın genel nedenlerini
 Karşılıklı çıkar ve amaçların tatmini
 Emniyet (güven) ihtiyacının tatmini
 Sosyal ihtiyaçların tatmini
 Kendini gerçekleştirme ve kendine saygı ihtiyacını karşılamak
 Dayanışma duygusuyla sinerji yaratma arzusu
 Bireylerin birbirleriyle yakınlık sağlamak istemeleri
 Ekonomik nedenler (toplu pazarlık gibi)
İnsanlar bir araya gelip karşılıklı çıkar için grubu üyesi olmak isterler. Grup üyesi olmak kişinin zayıflık
hislerinden kurtulup sosyal destek bulmasını sağlar.
 Güvenlik; Genelde çalışanlar, birlikte çalıştıkları arkadaşlarının kendileriyle aynı sorunları, ilgileri ve
acıları paylaştıklarını hissettiklerinde daha motive olurlar.
 Sosyal ihtiyaçlar; İnsanlar toplumsal varlıklardır. Bu nedenle gerek iş, gerekse de özel yaşamlarında
başkalarına ihtiyaç duyarlar.
 Saygınlık; Çalışma yaşamını birbirlerine güven duyan insanlarla birlikte paylaşmanın ve saygınlığı
yüksek olan grupların önemi iş hayatının ayrılmaz bir parçasıdır
 Kendini Gerçekleştirme; Çalışma yaşamlarında kendini gerçekleştirme duygusuna sahip olanlar, yani
yaşamın her yönüyle yeteneklerini sonuna kadar kullanarak başarılı olan kişiler, bunda sadece
kendilerinin payının olmadığını, her zaman kendilerine başkalarının yardımcı olduğunu söylerler.
Yardım alanın bu ihtiyacı karşılanırken, yardım edenin de örgüt içerisindeki psikolojik saygınlığı artmış
olur.
Grup Bağlılığı
Grup bağlılığı, grup üyelerinin grup içerisinde kalmasında etkili olan her tür etkenin bir sonucudur.
Grup bağlılığı, üyelerin birbirini çekme ve grup amaçlarını paylaşma derecesidir.
Bağlılık derecesi yüksek ise kararlı bir gruptan, düşükse gevşek bir gruptan söz edilir.
Biçimsel veya doğal gruplara mensup olanların aralarındaki yakınlık, ortak tutum, davranış ve düşünceye sahip
olma ve grup içinde kalma ve grup amaçlarını gerçekleştirme konusundaki kararlılıklarının derecesi grup
bağlılığını gösterir.
Grup üyelerinin birbirleriyle dayanışma içinde olmasını ve grupta kalma konusundaki isteğine grup bağlılığı
denir.
Grubun en temel özelliklerinden biri üyeleri arasında bir bağlılık (dayanışma, duygusu, takım ruhu, moral)
oluşturmasıdır.
Grup bağlılığı birçok nedenden kaynaklanabilir. Bunları aşağıdaki gibi açıklayabiliriz:
 Beraber harcanan zaman; Birbirine yakın yerlerde bulunan grup üyeleri arasında, uzak olanlara göre
daha yakın ilişkiler oluşur. Yakınlık, arkadaşlık ve dostluk duygularını güçlendirir. Bu durum zamanla
gruba olan bağlılığı güçlendiren bir etki meydana getirir.
 Üyeliğe kabul edilme zorluğu; Bir grubun içine girmek ne denli zorsa, bireyin grupta kalma isteği de o
kadar fazla olur. Çünkü grubun üyesi olmak kolay kazanılmamıştır; dolayısıyla gruptan ayrılmak kolay
kolay göze alınamaz.
 Grup büyüklüğü; Grup bağlılığı, grup üyelerinin birlikte geçirecekleri zamana göre artıyorsa, bunun
doğal bir sonucu olarak grup büyüklüğü arttıkça grup bağlığının azalacağını beklemek mantık gereğidir.
Dolayısıyla grup büyüklüğü ile grup üyelerinin etkileşimleri arasında ters bir ilişki vardır.
 Dışsal tehlikeler; Doğadaki diğer canlılarda da örneğine rastlandığı üzere, grup dışsal bir saldırıyla karşı,
karşıya kaldığında, grup bağlılığı pekişmekte, ortak bir savunma refleksi ortaya çıkmaktadır. Bu aynı
zamanda grup üyelerinin güvenlik ihtiyaçlarını da karşılayan bir durumdur.
 Önceki başarılar; Eğer bir grubun başarılarla dolu bir geçmişi varsa, üyeleri çeken ve birleştiren bir
birlik duygusu yaratır, çünkü herkes kazanmayı sever ve kazananlardan yana tavır koyar. Bu ortalama
insanın gücün cazibesine kapılması demektir.
Örgütsel hedeflerle uyum üye-grup bağlılığı derecesi arasındaki performansı etkilemektedir.
İş ve Sosyal Yaşamda Grupların Önemi
28
Grup üyelerinin ortak normları onları birleştirici ve morallerini yükseltici rol oynar. Yönetici örgütsel amaçları
gerçekleştirirken mutlaka grup desteği almak ve onları örgütsel amaçlar doğrultusunda eşgüdümlemek ve
yönlendirmek durumundadır.
Normlar davranış kurallarını düzenleyici araçlardır. Kollektif değer yargıları, kişisel düşünce ve duygulardan,
bireysel arzu, istek ve inançlardan bağımsızdır. Grubun birey üzerinde diğer bir önemli etkisi, bireyin
sosyalleşme sürecini kısaltan ve adına sosyal hızlandırma dediğimiz etkisidir. Sosyal hızlandırma grubun
bireysel verimi arttırıcı etkisidir.
Davis iş yaşamında grupların önemini şu şekilde açıklamaktadır:
 İşlerin görülmesinde etkinlik.
 İş yükünü hafifletme.
 Yönetici zayıflığını giderme.
 İş tatmini ve istikrar sağlama.
 Üyeler için uygun bir iletişim kanalı oluşturma.
 Duygusal açıdan emniyet supabı olma. Gayrıresmi gruplar üyelerinin hayal kırıklıkları, ruhi problemleri
için bir emniyet supabı olabilirler.
 Denetim unsuru olma. Gayr-i resmi grupların diğer bir yararı da, resmi grup yöneticilerini işlerinde ve
plânlamalarında daha dikkatli olmaya yöneltmeleridir.
Takımlar ve Takım Çeşitleri
Takım “biz ruhuyla bir amaca uygun olarak çalışan insan grubudur. Takım çalışması, bir faaliyet grubunda
kolektif bir çalışma ruhunun oluşturulmasına dayanır. Örgütsel takımlar, bazı işleri gerçekleştirmeye yönelik
olarak tasarlanmış, düzenli çalışma rol ve ilişkilerine sahip ve karşılıklı etkileşen ikiden fazla bireyin oluşturduğu
topluluklardır.
Gruplarla örgütsel takımlar arasında bazı benzerlikler kurulabilir; örneğin, üyeleri arasındaki ilişkiler kriterine
göre örgütsel bir takım birincil bir gruptur, yapı kriterine göre de biçimsel bir gruptur, amaç kriterine göre ise
göreve yönelik bir gruptur.
Takımlar, az sayıda ve tamamlayıcı yeteneklere sahip kişinin, ortak hedefler ve belirlenmiş bir amaç etrafında
bir araya gelmesi ile ortaya çıkmaktadır. Ortak amaç ve koordinasyon, bir insan topluğunu takım yapan
kavramlardır
Örgütsel takımlar birincil, biçimsel ve göreve yönelik grup niteliğindedir. Ancak her grup bir takım değildir.
Takımın bazı özelliklere sahip olduğu anlaşılmaktadır. Bu özellikleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
 Takım iki veya daha fazla sayıda insandan oluşmaktadır
 Takım spesifik bir performans hedefine sahiptir
 Takımın başarısı için üyeler arasında bir işbirliği gereklidir
Örgütsel Takım Türleri
Çalışma hayatında takım kurmanın en önemli nedeni, örgütlü bir işin, büyük ölçüde ekip çalışmasını
gerektirmesidir. Bir iş ortamında yer alan takımlar, farklı niteliklere sahip olarak, özel amaçlarla oluşabilir.
Sürekli çalışma takımları; Örgütün ana amaçlarının gerçekleştirilmesi doğrultusunda faaliyette bulunan
gruplardır. İşlev görme tarzlarına göre takımlar, “doğal çalışma takımları” ve “otonom çalışma takımları” diye
ikiye ayrılır.
 Doğal çalışma takımları; Özel bir çalışma alanıyla ilgili bir üst ile ona bağlı olan astları içeren
fonksiyonel gruplar olarak tanımlanır
 Aile takımları; örgütsel takım türleri arasında en sık görülendir. Takım kurma ve geliştirmenin de ilk
aşaması olarak kabul edilir.
 Otonom çalışma takımları; Üyelerin kendi hedeflerini belirlemede, hedefe ulaşmada, kendi yollarını
izlemede örgütleyiciden serbest davranabildiği takımlardır. Bu takımlar amaçlarını ve iş görme
yöntemlerini kendileri saptar.
Geçici çalışma takımları; Belirli görevleri yerine getirmek üzere oluşturulan ve bu görevin tamamlanmasından
sonra, başka bir görevin verilmemesi ya da başka bir takım işlevlerin üstlenilmemesi halinde dağılan takımlar,
geçici örgütsel takımlar olarak adlandırılır.
 Görev güçleri; Örgütsel etkinliği engelleyen önemli ve acil görev sorunlarıyla ilgilenmek için oluşturulan
yatay örgütsel takımlardır. Görev güçleri biçimsel olmayan bir şekilde oluşabildikleri gibi, biçimsel bir
ortamda da ortaya çıkabilmektedirler. Örneğin, informal olarak ustabaşı, üretim hattındaki bir sorun
üzerinde çalışmak üzere, görev gücü olarak, süreç mühendisi, lâboratuar kalite kontrol, satın almatedarik
bölümleri elemanları ile biçimsel olmayan bir ortamda bir araya gelerek çalışırlar.
29
 Komiteler; Örgütte üst düzey yöneticilerin sorumluluklarını azaltmak amacıyla oluşturulan çalışma
gruplarıdır. Bunlar, sürekli görev yapabilen daimi gruplar olabileceği gibi, bir görev için özellikle
oluşturulan geçici gruplar da olabilir. Geçici komiteler belli bir sorunu çözmek için en yetkili takım
türüdür.
 Proje Takımları; Proje takımları belli bir göreve yönelik olarak, bazı yenilikler yapmak için ya da
örgütsel sorunlarla ilgilenmek üzere atanan ve üyelerinin çeşitli örgütsel departmanlardan bir araya
gelerek oluşturdukları geçici takımlardır.
 Diğer Geçici Takımlar; Örgütlerde bazen başka geçici takımlar da oluşabilmektedir. Bunlardan, farklı
bölümlerde benzer fonksiyonları gören bireylerin, belirli zaman aralıklarıyla bilgi alışverişinde
bulunmak, standartlar geliştirmek ve kendi uzmanlık alanlarında güçlü bir üyelik yapısı oluşturmak
üzerde bir araya gelmesiyle oluşan takımlardır. Bunlara “disiplinler arası, ya da fonksiyonel takımlar”
adı verilir. Geçici takımlar arasında yer alan diğer bir takım türü de “başlatıcı takımlardır.
 Kendi kendini yöneten çalışma takımları; Kendi kendini yöneten çalışma takımları güçlendirilmiş
takımlar olarak da adlandırılmaktadır. Günlük temelde birlikte çalışmakta esasına dayanan bu takımlar
kendi hedeflerini tespit etmeleri ve problemleri belirlemeleri nedeniyle problem çözme ve yaratıcı
takımlardır.
 Geleneksel iş grupları veya fonksiyonel ekipler; Fonksiyonel ekipler geniş olarak uygulanan bir
organizasyon yapısının temel taşları olarak kabul edilebilir. Çalışanlar temel üretim fonksiyonu ve
bunların tanımlayıcısı olan diğer destek faaliyetlerini yürütürler. Fonksiyonel ekipler yönetici ve belirli
fonksiyonel alandan elemanlardan oluşur.
 Kalite Çemberleri; Bu ekipler, istekli kişilerden seçilmiş ve genellikle 5–12 üyeden oluşan ekiplerdir.
Kalite çemberlerinin görevi verimlilik, maliyet ve kalite konularında üst yönetime yardımcı olmaktadır.
Kalite çemberleri ile ilgili kararlar tepede verilmekte ve kalite çemberleri organizasyonun en alt
düzeyinde oluşturulmaktadır.
 Sorun Çözme Ekipleri; İşletmede sorunlar çıktıkça başvurulan sorun çözme konusunda sorunun
halledilmesinde veya krizden çıkmak için başvurulan bir yöntemdir. Sorun çözme ekiplerinde üyeler
fikirleri paylaşır.
 Kendi Kendini Yöneten Ekipler; Bu ekipler kendi işlerinde görevlerini üst yönetime bağlı olmadan
yerine getiren ekiplerdir. Ekip bir işin tamamının yerine getirilmesinden sorumlu ve yetkilidir.
 Çapraz Fonksiyonel Ekipler; Çeşitli konularda uzman olan elemanlardan oluşan ve çeşitli fonksiyon
alanlarını temsil edenlerin oluşturduğu ekiplerdir.
Takım Oluşturma Süreci
Takımlar zaman içinde insanların geçirdiğine benzer bir gelişim süreci izler. İnsanlar çocukluk, ergenlik, gençlik,
erişkinlik ve yaşlılık evrelerinden geçerler. Çocukluk bağımlılık ile ifade edilebilir. Ergenlik çoğunlukla çatışma
evresidir. Genç erişkinler güven ilişkileri geliştirmek ve çalışma hayatı için hazırlık yaparak zaman geçirirler.
Erişkinler hayatlarının belirli kısımlarını çalışarak geçirirken, yaşlılık evresinde işe olan ilgi düşmeye başlar.
Takımların gelişim aşamalarını tanımlayan bir model Tuckman tarafından geliştirilmiştir. Bu modelde takımların
birbirini takip eden beş gelişim aşamasından geçtiği vurgulanmaktadır. Bu aşamalar; oluşum, karmaşa, kural
koyma, performans gösterme ve dağılmadır.
 Oluşum evresi; Oluşum dönemi tanışma ve yöneliş dönemidir. Takım üyeleri birbirlerini tanıdıktan
sonra, karakterlerini ortaya koyarlar; kendilerinden beklenenler ve takım içindeki rolleri konusunda
daha aktif davranırlar. Bu evrenin karakteristik özelliği çatışma ve anlaşmazlıklardır.
 Kural koyma evresi; Bu evrede, üyeler birbirlerini tanırlar ve kabullenirler. Üyeler, bireysel
görüşlerini bir yana bırakarak takıma ait olma duygusu ve takım için çalışma duygusunu hissetmeye
başlarlar. Anlaşmazlıklar kişisel düşmanlıklar yönünde değil, görev yönelimlidir.
 Performans evresi; Bu aşamaya gelmeyi başaran takımlarda, bağlılık derecesi yüksektir ve etkili bir
takım çalışması için uygun ortam sağlanmıştır.
 Dağılma evresi; Grubun görevi süreklilik arz ediyorsa, gelişim performans aşamasında tamamlanır.
Olgun bir takımda, üyeler takım misyonuna bağlıdır, üyeler görevlerini kendileri yerine getirirler.
Belirli bir görevi gerçekleştirmesinin ardından dağılacak geçici takımlarda dağılma evresi söz
konusudur. Dağılma dönemi boyunca çalışmalar hızını kaybeder ve gittikçe yavaşlayarak durur.
Takım Başarısını Etkileyen Faktörler
Takım oluşturmanın temel amacı, takım kültürü ve ilkelerine sahip bireylerle birlikte, beceri ve birikimleri
kullanarak sinerji yaratmaktır. Takımlar olağan iş gruplarına göre daha etkindirler; bunun nedeni sinerji
30
yaratabilme yetenekleridir. Takımlar yaratıcı çözümler üretmede, karar almada ve takım üyeleri arasında iş
birliğinin arttırılmasını sağlamada bireylere nazaran daha avantajlıdırlar.
 Ortak Amaç ve Vizyona sahip olmak.
 Sağlıklı İletişimin Oluşturulması.
 Sağlıklı Bir Çalışma Alanı.
 Yetkilendirme. Takım çalışmasının temeli çalışanların yetkilendirilmesi anlayışına dayanmaktadır.
 Takıma Ait Olma Duygusu. Ortak Sorumluluğun Paylaşılması.
 Örgütsel Destek.
 Sürekli Öğrenme:
 Sistemleri Yeniden Düzenlemek:
 Hızlı Çözüm Üretmek:
ÜNİTE 8
ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNDE ÇATIŞMA
ÇATIŞMA KAVRAMI:
Bireysel anlamda çatışma, aynı derecede güdüleyici kuvvete sahip, fakat birbiriyle ters yönde olan iki
dürtünün, bireyde aynı anda ortaya çıkması durumudur. Buna içsel çatışma denir. Bireyler arası çatışma ise
bireyler arasında amaç ve hedef farklılığından kaynaklanan anlaşmazlık durumudur. Örgütsel çatışma ise
örgütlerde farklı gruplar arasında yaşanan anlaşmazlık durumu olduğu gibi, birey veya grup ile örgüt yönetimi
arasında yaşanan anlaşmazlık durumudur. Anlaşmazlık, zıtlaşma, uyumsuzluk, birbirine ters düşme çatışmanın
temel unsurlarındandır.
Örgütsel çatışma; bireyler ve grupların birlikte çalışma sorunlarından kaynaklanan ve normal
faaliyetlerin
durmasına aksamasına neden olan anlaşmazlık durumudur. Çatışma, karar vermenin standart mekanizmalarına
zarar veren bir durumdur. Çatışmanın olduğu yerlerde çoğu kez rasyonellik ortadan kalkar. Bireysel veya
grupsal ego ön plâna çıkmaya başlar. Çatışmanın olduğu yerlerde örgüt üyeleri birbirlerine karşı olumsuz
davranışlar sergiler aralarındaki dayanışma duygusu zarar görür. Örgütsel güven azalır ve iş tatmini düşer.
Bireysel açıdan ele alındığında çatışma, aynı ya da karşıt olan eşdeğer iki durumdan birini seçmek
zorunda
kalan bireyin yaşadığı bir çelişki durumu iken, ikili ilişkiler söz konusu olduğunda, birbirlerine ters iki çıkarın aynı
anda kişiler veya gruplar arasında ortaya çıkması durumudur. Örgütsel çatışma ise örgütsel ortamda bireyler
veya gruplar arasında veya bunlarla örgüt yönetimi arasında bağdaştırılamaz amaç farklılıklarından
kaynaklanan anlaşmazlık durumudur.
Stoneer ve Freeman örgütsel çatışmayı iki ya da daha fazla örgüt üyesi ya da grup arasında işlerin
fonksiyonel bağımlılığı nedeniyle, farklı statüler, amaçlar, değerler ya da algılamalara sahip olmalarından
kaynaklanan anlaşmazlık olarak tanımlamaktadırlar. Çatışma ister örgütsel, ister bireysel nedenlerden
kaynaklansın anlaşmazlık, uyumsuzluk, birbirine ters düşme, çatışmanın temel öğeleridir. Çatışma, kişilerin ve
grupların kendi aralarında anlaşmazlık, farklılık ya da birbirine uymama şeklinde kendini gösteren dinamik bir
süreçtir.
Çatışma kavramı söz konusu edildiğinde akla rekabet ve işbirliği kavramları da gelir. Rekabet yarışma
halindeki tarafların amaçlarını uzlaştırmanın mümkün olmadığı durumlarda ortaya çıkar. Rekabet olgusu
çatışma potansiyelini içinde barındırmaktadır ve tarafların inisiyatiflerini birbirleri aleyhine genişletme
düşüncesinden kaynaklanır. Taraflardan birinin diğerine müdahale etme durumu var ve bu müdahale
gerçekleşiyor ise bu durum rekabet olmaktan çıkıp çatışmaya dönüşüyor demektir.
İş birliği ise iki ya da daha fazla kişi ya da grubun ortak amaçlara ulaşmak üzere güçlerini bir araya
getirmeleri anlamına gelmektedir. İş birliğinin olması çatışmanın olmayacağı anlamına gelmez; işbirliği sırasında
da bazı önemsiz çatışmalar olabilir; ancak bu gibi durumlarda çatışma daha çok fonksiyonel ilişkiden
kaynaklanan ve örgütsel amaçlardan sapmalara neden olmayacak türden çatışmalardır.
ÇATIŞMA SÜRECİ:
Bu süreç iki bakımdan ele alınır.
1- Örgüt İçi Çatışmalar: Örgüt içi çatışmalar kişinin kendi içindeki çatışması, çalışanlar arasındaki
çatışmalar; sosyal gruplar arası çatışmalar; hasımlar ve karşıt gruplar arası çatışmalar; hiyerarşik (dikey)
çatışmalar ya da ast-üst çatışmaları; eş düzey yöneticiler ve birimler arası yatay çatışmalar; merkez ve taşra
örgütü arasındaki çatışmalar olarak ortaya çıkan çatışmalardır.
31
2- Örgüt Dışı Çatışmalar: Kurumlar arası çatışmalar ile örgüt ve yönetim üzerindeki dış baskı unsurları
ve
güç odaklarıyla olan çatışmalardır.
Örgütsel çatışma alanlarını şu şekilde sıralayabiliriz:
– Örgütsel amaçlarla bireysel amaçlar arasındaki çatışma
– Örgüt içinde farklı gruplar ve bölümler arasında çatışma
– Biçimsel ve doğal örgüt arasında çatışma
– Birey ile işi arasında çatışma
Çatışmanın olumsuz yanları şunlardır:
– İş için harcanacak enerjiyi başka yönlere çeker
– Moral düzeyini düşürür
– Birey ve grupları kutuplaştırır
– Farklılıkları derinleştirir, iş birliğini engeller
– Kuşku ve güvensizlik yaratır, verimliliği düşürür
– Çatışmayı kaybedenler kendilerini yenilmiş hissederler
– İnsanlar arasındaki mesafeler açılır
– Bireyler ve gruplar kendi çıkarları üzerine odaklanırlar
– Takım çalışması yerine karşı koyma gelişir
– İş gören devir hızı artar
Çatışmaların olumlu katkıları şunlardır:
– Sorunun karşılıklı tartışılmasını sağlar
– Sorunun açıklığa kavuşturulmasını sağlar
– Soruna karşı ilgiyi arttırır, sorun çözme yeteneğini geliştirir
– İletişimin kendiliğinden başlamasını sağlar
– Yapıcı/işlevsel bir şekilde yönetildiğinde ilişkileri güçlendirir
– Örgütte yeni fikirlerin ortaya çıkmasını sağlar
– Değişime uyum sağlamak için insanları yeni yaklaşımlar aramaya iter
– Uzun zamandan beri süregelen sorunlar su yüzüne çıkartılır ve çözülür
– Çalışanların örgütsel sorunlara ilgisi artar ve yaratıcılıkları gelişir
Çatışma süreci Dört aşamada ortaya çıkar:
1- Gizli Çatışma: Bu durum, çatışma için koşulların doğmasını ifade eder. Örneğin, kıt kaynaklar için
rekabet,
bağımsızlık dürtüsü, alt grup amaçlarının farklılaşması ya da rol çatışmasına yol açan belirtilerin
oluşması gibi. İki veya daha fazla grup bir amaç doğrultusunda çalıştıklarında potansiyel bir çalışma
ortaya çıkar. Özellikle değişme dönemlerinde ortaya çıkabilir. Örneğin örgütsel değişme sürecinde iş
değişikliğinin yapılması, ücret kısıtlamaları, yeni görev dağılımları bu tür çatışmalara yol açabilir.
2- Algılanan Çatışma: Tarafların birbirlerinin pozisyonlarını yanlış algılamaları bireylerin dolaylı biçimde
birbirini tehdit edici görmeleri, baskı ya da suçlama, zan altında tutmaya çalışma algısal çatışmayı
doğurur.
3- Hissedilen Çatışma: Algılanan çatışma çalışanlar arasında paylaşıldığında, çalışanlar arasında görüş
farklılıkları ortaya çıktığında artık çatışma hissedilmeye başlanmıştır. Bu tür çatışma ile birlikte örgütte
engellemeler, isteksizlik ve stres belirgin şekilde ortaya çıkar. Hissetme, algılamadan farklı içerikli bir
çatışma olgusudur. Örneğin, A bireyi, B bireyi ile aralarında bazı konularda ciddi görüş ayrılıkları
olduğunun bilincinde olabilir. Bu tür çatışmalar daha çok gizli çatışma nedenlerden doğmaktadır.
4- Açık Çatışma: Açık çatışmalarda örgüt içindeki çatışmalar daha da belirginleşip, dışarıdan hissedilir hale
gelir. Çatışma bu noktada çok belirgindir. Çatışma ilk aşamada çözümlenmesi çok daha kolaydır. Ancak
dışarıdan bile gözlenebilen bir çatışma olayı ortaya çıktığında çözümde zor bir durumdadır. Bu çatışma
türü, davranışta bulunan tarafın, karşı tarafın amaçları üzerinde yıkıcı bir etki yaratması şeklinde ortaya
çıkar. En azından şekli, açıkça başkalarına tecavüz olmakla birlikte, çoğunlukla bu durum örgüt kural ve
normlarına ters düşen ve yasaklanan davranışlar olarak gözlenir. Bu nedenle açık çatışma, genellikle bir
örgüt üyesinin bilinçli olarak başka bir üyenin çalışmasını engellemesiyle ortaya çıkar. Argyris, örgüt
amaçları ile bireysel amaçların temelde uyumsuz olmaları nedeniyle, çatışmanın kaçınılmaz olduğunu
ileri sürmektedir. Örgüt geliştirmede uygulanan sistem yaklaşımı, örgüt ihtiyaçları ile bireyin ihtiyaçları
arasında mevcut veya potansiyel çatışmayı azaltabilir. Bu tür bir örgütte kişisel çatışmalar en aza
32
indirilmiştir; var olan çatışmalar ise kişilikleri değil, projeler ve gözlemlerle ilgili fikirleri esas alan
çatışmalardır.
ÇATIŞMA YAKLAŞIMLARI
Çatışmaların genelde, biri rasyonel diğeri de duygusal veya irrasyonel olan iki farklı boyutu vardır.
Rasyonel çatışmalar örgütsel verimlilik ve bireysel etkinlik üzerinde olumlu etki yaratırken, irrasyonel
çatışmalar örgütsel kaynakların ve genel olarak örgütsel enerjinin israf edilmesine neden olabilmektedir.
Çatışmalar ayrıca geleneksel ve modern yaklaşımlarıyla da incelenmektedir. Çatışmaya geleneksel bakış açısı
çatışmayı örgütsel bir sorun ve olmaması gereken bir durum olarak görmektedir. Zira klasiklere göre çatışma
örgütlerde otorite eksikliğinden kaynaklanan bir durumdur.
Çatışmaya daha yeni bir bakış açısı ise “etkileşimci yaklaşım”dır. Bu yaklaşıma göre çatışma olumlu bir
güçtür ve ayrıca örgütsel performans için zorunludur. Bu yaklaşım, grup içinde alt düzeyde bir çatışmayı teşvik
eder. Böylece kendi kendini eleştirme, değişim ve yenilik teşvik edilirken, statükonun korunması, uyum
sağlamak amacıyla gerektiğinden fazla tolerans gösterilmesi ya da ilgisizlik gibi sorunların önüne geçilmiş olur.
Görülüyor ki, çatışma kendi başına iyi veya kötü olarak nitelendirilemez. Önemli olan çatışmanın yarattığı
sonuçların performans üzerine etkisidir.
Kapalı bir sistem ve yönetim yapısını esas alan, “klâsik ve neo-klâsik yönetim yaklaşımına göre
çatışmalar, örgütün uyumlu ve etkin işlemesini bozan durumlar’dır. Bu yönetim anlayışına göre, yönetim ve
organizasyon ilkelerinin uygulandığı bir örgütsel ortamda çatışmaların olmaması gerekmektedir.
Klasik Yönetim Anlayışına Göre Çatışma: Klâsik görüş otoriter bir yönetim anlayışını benimsediği ve göreli
olarak kapalı sistemleri savunduğu için bu sistemlerde örgütün koyduğu kuralların dışında ve rollerin ötesinde
başka davranışlar beklenmediği için örgütlerde görülen çatışmaların yıkıcı olduğuna inanılır. Bu anlayışa göre
yönetimin bir görevi de örgütü çatışmalardan korumaktır. Bu görüş, örgütsel sağlığın çatışmadan uzak
olmasıyla aynı anlama geldiğine inandığı için çatışmadan kaçınılması ya da ortadan kaldırılması gerektiği
üzerinde durur.
Klasik görüş çatışmaya olumsuz baktığı için örgütsel çatışma olgusunu; şiddet, zarar, mantıksızlık gibi terimlerle
eş anlamlı kullanmıştır.
Modern Yönetim Anlayışına Göre Çatışma: Geleneksel görüşü izleyen davranışçı veya modern görüş, çatışmayı
örgütsel yaşamın bir gerçeği olarak kabul eder. Bütün çatışmaların yıkıcı olmadığına ve grup çatışmalarının
olumlu sosyal fonksiyonları bulunduğuna inanır. Bu yaklaşım örgütü, gereksinme amaç, beklenti ve çıkarları her
zaman çatışma halinde olabilecek insanlardan ve bunların oluşturdukları gruplardan meydana gelen bir sistem
olarak görmekte ve bu sistemde çatışmanın ortaya çıkmasını da doğal kabul etmektedirler. Bu yaklaşıma göre
çatışma azaltılabilir, ama ortadan kaldırılamaz. Modern yaklaşım, çatışmanın tüm örgüt ve gruplar için doğal bir
olgu olduğu görüşündedir. Bu anlayışa göre çatışmanın olmadığı örgütlerde yenilik, değişim, yaratıcılık ve
performans olumsuz etkilenecektir. Sürekli ve aşırı çatışmaların yaşandığı örgütlerde ise kararın gecikmesi ya
da verilememesi sorun çözümünde aşırı ödünlerin verilmesine ve performansın olumsuz yönde etkilenmesine
sebep olabilmektedir.
Modern yaklaşım, çatışmanın çalışanların verimliliği üzerinde yapıcı bir etkisi olduğunu ileri sürmektedir. Bu
yaklaşıma göre, çatışma karmaşık örgütlerin yapıları gereği, zorunlu olarak yaşamaları gereken bir durumdur.
Etkileşimci Yönetim Anlayışına Göre Çatışma: Bu yaklaşım klâsik yaklaşım gibi çatışmayı kötü bir durum olarak
tanımlamanın dışında aksine onun gerekli olduğunu ileri sürer. Etkileşimci yaklaşım modern görüşün çatışmaya
ihtiyatlı bakışının dışında onu örgütsel sinerjinin ortaya çıkarılması için gerekli bir olgu olarak ele alır. Bu
yaklaşıma göre bir grubun etkin çalışması için çatışma gereklidir. Etkileşimci görüş, modern yaklaşım gibi
çatışmayı sadece kabul etmemekte, onu insanın olduğu her yerde ortaya çıkması kaçınılmaz doğal bir durum
olarak görmenin ötesinde bir ihtiyaç olarak görmektedir. Etkileşimci yaklaşım uyumlu, barışçıl, işbirlikçi bir
grubun yeniliğe ve değişime kayıtsız kalamayacağı görüşüne dayanarak, çatışmayı olumlu görmektedir. Bu
nedenle etkileşimci yaklaşımın en önemli iddiası grubun kendini değerlendirebildiği, iyi bir liderlik modeli içinde
yaratıcılığını kullanılabildiği bir ortam yaratabileceği düşüncesidir. Etkileşimci görüşe göre tüm çatışmalar
işletmeyi olumlu ölçüde etkilemez. Bazı çatışmalar grubun amaçlarını destekler ve performansını geliştirir;
bunlar fonksiyonel ve yapıcı bir çatışmadır. Grup performansını olumsuz etkileyen çatışmalar da vardır; bunlar
fonksiyonel olmayan ve yıkıcı olan çatışma türüdür.
ÖRGÜTSEL ÇATIŞMANIN NEDENLERİ:
Çatışma, bireysel düzeyde, grup düzeyinde ve örgütsel düzeyde ortaya çıkabilir. Bireysel düzeydeki çatışmalar;
tutumlar, kişilik özellikleri, bireysel ihtiyaçlar veya stres gibi nedenlerden doğabilir. Grup düzeyindeki
33
çatışmalar ise, grubun sergilediği yetenekler, informel örgüt ve grup normları gibi nedenlerden olmayabilir.
Örgüt düzeyindeki çatışmalar ise, iletişim, otorite yapısı, liderlik tarzı, yönetsel davranış vb. nedenlerden ortaya
çıkabilir. Hangi düzeyde ele alınırsa alınsın, çatışmanın kaynağına inebilmek, nedenlerini iyi tespit etmek
gerekir.
İletişime İlişkin Nedenler:
– Yetersiz bilgi alışverişi
– Algılama ve yorumlama farklılıkları
– İletişim engelleri
Sosyal Biçimsel Yapıya İlişkin Nedenler
-Büyüklük : Sosyal ya da biçimsel sitemlerin yapı itibarî ile büyük olması, haberleşme kanal sayısının; hedeflerin,
iletişim araçlarının çokluğu anlamına geleceğinden; iletişimde güçlüğe yol açması edeniyle dolaylı bir çatışma
unsuru olarak görülebilir.
-Bürokratik nedenler: Rutinlik, uzmanlaşma ve standartlaşmanın çatışmaya kısmen ilgili olduğunu ortaya
koymuşlardır.
– Denetim biçimi
– Katılım
– Örgütsel değişim
-Örgütsel İklim:
-İşlevsel ve görevsel bağlılık
– Kaynakların paylaşımı
– Amaç farklılıkları
– Yönetsel belirsizlikler
– Yönetim biçimleri: Yöneticilerin uyguladığı otoriter yönetim biçimi, daha çok hiyerarşik çatışmalara; liberal
yönetim biçimi ise çalışan arasında kişisel çatışmalara zemin hazırlar
– Örgütlerde farklılaşma
– Rekabetçi ödüllendirme sistemleri
– Statü farklılıkları
– Toplumsal etkileşim
Kişisel Davranışa İlişkin Nedenler : Kişilik Yapıları, İnsanın mütecaviz tabiatı.
ÇATIŞMA TÜRLERİ
İki veya daha çok insan arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar şeklinde tanımlanan çatışmanın farklı türleri vardır.
Çatışma, çatışmanın taraf olanlar bakımından şu şekilde sınıflandırabiliriz:
– Kişinin Kendi Kendiyle Çatışması: kişinin işiyle ve rolüyle ilgili çatışma türüdür.
– Kişiler Arası Çatışma: Aynı örgütteki kişilerin, kişisel farklılıkları, çıkarları, beklenti ve hedef farklılıkları
nedeniyle ortaya çıkan çatışmadır.
– Kişiler ve Grupların Çatışması: Örneğin grup normunun üstünde üretim yapan işçinin grup tarafından
cezalandırılması,
– Gruplar Arası Çatışma: Hat ve kurmay, sendika yönetim, bir yöneticiye bağlı biçimsel olmayan ya da biçimsel
grupların çatışması bu gruba girer.
– Örgütler Arası Çatışma
– Farklı Örgütlerdeki Kişiler Arasındaki Çatışma
Örgütlerde Çatışma Türleri
Örgütsel ortamda çatışmalar çok farklı düzey ve biçimlerde ortaya çıkabilmektedir. Örgütsel ilişkilerden
kaynaklanan çatışma şekillerinden de söz edilebilir. Bunlar; bireyin kendi içindeki çatışması, bireyler arası
çatışma, küçük gruplar içindeki çatışma, gruplar arası çatışma, örgütler-bölümler arası çatışma türleri vardır. Bu
konudaki ayrımlar biraz daha genişletilerek kendi içinde de yapılabilmektedir. Örneğin bireyin kendi içindeki
çatışmaları; “birey-rol çatışması”, “birey-grup çatışması”, “birey-örgüt çatışması”, “rol-grup çatışması”, “bireyrol
çatışması”, “rol-rol çatışması”, “grup-grup çatışması”, “grup-örgüt çatışması” şekline dönüştürülebilir.
-Bireysel Çatışmalar: Bireyin kendi kararını verme ve eylem tarzını seçmede güçlülüklerle karşılaşması
durumunda ortaya çıkmaktadır.
– Bireyler arası çatışma, iki bireyin birbirleriyle çeşitli fikir ayrılıklarına düşmeleridir. Örgütlerde en çok
rastlanılan bireyler arası çatışma türü, ast-üst çatışmaları ile kurmay-komuta yöneticileri arasındaki kişisel
anlaşmazlıklardan doğan çatışmalardır.
34
– Grupsal çatışmalar
– Gruplar arası çatışmalar
– Bölümler arası çatışmalar
– Örgütler arası çatışmalar
Örgütlerde çatışmaları sonuçları itibarîyle de değerlendirmek mümkündür:
– Yıkıcı Çatışmalar: Organizasyonu amaçlarına ulaşmaktan alıkoyan ya da en azından geciktiren, amaçları
gerçekleştirmeye katkıda bulunmayan çatışmalardır.
– Yapıcı çatışmalar: Organizasyonun amaçlarına katkıda bulunan çatışmalardır.
Çatışmaları örgüt içindeki yerine göre şu şekilde açıklayabiliriz:
– Dikey çatışma: Örgütte aralarında emir-komuta ilişkisi olan insanlar arasında meydana gelen çatışmadır. Bir
örgütteki ast-üst durumundaki kişi veya kademeler arasında meydana gelen bu çatışmalar oldukça yıkıcı
olabilmektedir.
– Yatay çatışma: Aynı düzey (kurmay) çalışanlar arasında meydana gelen çatışmadır. Yatay çatışma aralarında
fonksiyonel ilişki bulunan aynı düzey kişi veya kademeler arasında ortaya çıkan bir çatışma türü olarak ifade
edilebilir
Örgütsel çatışmayı aşağıdaki gibi sınıflandırabiliriz:
– İşlevsel/görevsel çatışmalar: Örgütlerde işlevsel ve görevsel (fonksiyonel) çatışmalar daha çok müfettişler,
danışmanlar ve uzmanlar ile icracı birimlerin yöneticileri arasında ortaya çıkar.
– Merkez-taşra çatışmaları: Merkez yöneticileri, kadro, çalışan, ödenek, araç, gereç, malzeme, vb. kaynakları,
daima ülke genelinde bütün taşra örgütleri arasında dengeli biçimde dağıtmaya çalışırlar.
ÇATIŞMA YÖNETİMİ
Çatışma yönetimi olgusu, çatışmaların örgüt yararına sonuçlandırılması anlamına gelir. Önemli olan, olumsuz
çatışmalar için çatışma kaynaklarının kurutulmasıdır. Örgüt içinde çatışmaları önlemek, yönetimin karşılaştığı
önemli sorunların başında gelir. Çatışmanın analiz edilmesinde ve çözüme kavuşturulmasında görev alacak
kimselerin, uzman, sabırlı, başka insanların tutum, davranış ve duygularını anlayabilen, bu konuda tecrübeye
sahip biri olması gerekir. Bu kimseler örgüt içinden veya örgüt dışından görevlendirilebilir.
ÇATIŞMAYI ÖNLEME VE AZALTMA YOLLARI
Örgütlerde çatışmaları önlemek veya çözmek için önce çatışmanın ve çatışmaya sebep olan anlaşmazlığın
kaynağına inmek gerekir.
Çatışma Çözme Yaklaşımları
-Kaçınma ve bağlanma yaklaşımı: Bu tutum ve davranış, çatışmayı görmezden gelmek demektir. Çatışmaların
küçük ve önemsiz olduğu ya da çatışmaların taraflarca daha iyi çözülebileceği durumlarda bu yöntem yararlıdır.
– Dondurma yaklaşımı: Düşmanlığın azalması, olumsuz duyguların yatışmasına kadar, bir başka deyişle sular
biraz duruluncaya kadar beklemektir.
– Sorun çözme yaklaşımı: Özellikle iletişim ve bilgi eksikliğinden kaynaklanan çatışmalarda bu yöntem etkilidir.
– Yumuşatma yaklaşımı: Bu yol, çatışmaya taraf olanlar arasındaki farklılıkların ve ortak çıkarların ön plâna
çıkarılması suretiyle çatışmanın azaltılmasıdır. Örneğin, yöneticinin çatışan taraflara “biz bir aileyiz” yaklaşımı,
tarafları yumuşatabilir.
– Güç ve otorite kullanma yaklaşımı: Çatışmaların yöneticinin gücünü, yetkisini ve otoritesini kullanarak
çözmesi demektir. Bu yolu izleyen yönetici, “burada yönetici benim. Bu iş böyle olacak!” der ve sorunu çözer.
Bu yöntem, özellikle acil ve zorunlu durumlarda veya örgütün çıkarı açısından gerekli ve önemli olduğu
durumlarda yapılır.
– Amaç belirleme yaklaşımı: Özellikle kriz dönemlerinde yöneticiler bu tür yöntemler izlerler.
– Ödün verme yaklaşımı
– Kişileri değiştirme yaklaşımı: Bu yöntem, sadece olumsuz sonuç doğuran ya da örgüte zarar veren
çatışmalarda uygulanabilir.
-Örgütsel ilişkileri değiştirme yaklaşımı: Özellikle karşılıklı bağımlılık gerektiren işlerden kaynaklanan
çatışmalarda kullanılan bir yöntemdir.
-Cezalandırma yaklaşımı
35
– Ara bulma yaklaşımı
-Ayak uydurma yaklaşımı
– Rekabet yaklaşımı
– İşbirliği yaklaşımı
ÜNİTE 9
ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNDE STRES VE YÖNETİMİ
STRESİN TANIMI VE ANLAMI
Stres kavramı Lâtince “estrictia” sözcüğünden gelmektedir. Stres, 17. yüzyılda felaket, bela, musibet,
dert, keder, elem gibi anlamlara gelirken, 19. yüzyılda güç, baskı ve zor gibi anlamlarda kullanılmıştır. Kavram
bugün, insanın kendisini baskı ve tehlike içinde hissettiği durumlarda psikolojik dengesinin bozulmasını ve bu
dengeyi kurmakta zorlandığı “psikolojik hal” anlamına gelmektedir. Stres sözcüğünün ilk kez fizik biliminde
tanımlanmasından sonra, sözcük farklı disiplinlerde farklı anlamlarda kullanılmıştır.
Psikolojideki anlamıyla stres insanın içinde bulunduğu koşullarının sonucunda yaşadığı gerilim
durumudur.
Stres, kişiye özgü ve onun psikolojik dengesini, zihinsel sağlık durumunu bozucu etkenlerdir. Stres, fizyolojik
veya psikolojik nedenlerden kaynaklanan ve sinir sistemini yıpratarak, organizmada sıkıntı, gerginlik,
güvensizlik, dikkat dağınıklığı ve çöküntü şeklinde ortaya çıkan, psikolojik olarak iyi olmama durumudur.Stres,
birey üzerinde özel fiziksel veya psikolojik etkiler yaratan herhangi bir dış faaliyet, durum veya olay sonucu
ortaya çıkan psikolojik uyumsuzluğa vücudun verdiği bir tepki biçimidir.
Stres uzmanı Hans Selye’ye göre stres, vücudun baskı ve isteklere karşı gösterdiği belirgin olmayan
tepkidir. İnsan bünyesi, ister olumlu, ister olumsuz olsun mutlaka dış isteklere karşı biyokimyasal bir tepki
gösterir; stres kaynağı değişik olabilir, ama biyolojik tepki daima aynıdır. Stres psikolojik kökenli olmasına
rağmen, belli bir sürede bu olgunun fiziksel sonuçlarını görmek mümkündür.
Stres, birey ile iş veya özel yaşamının etkileşimin sonucu olarak organizmanın hissettiği gerilim veya
baskı durumdur. Stres ile baskı kavramları bazen aynı anlamlarda kullanılsalar da farklı anlamlar içerirler. Baskı
sözcüğü daha çok birey için sorun yaratabilecek bir uyaran karşısında, bir tür uyum sağlamada yaşanan
zorlanma durumudur. Stres ise, bireyin vücuduna özel, biyokimyasal koşullara uyum sağlayabilmek için vücut
sistemlerinin harekete geçmesiyle yaşanan baskıyı da içeren bir gerilim durumudur. Stres hem fiziksel, hem de
psikolojik nedenlerden kaynaklanarak birey üzerinde psikosomatik etki yaratır.
Stres denilince, çoğu insanın aklına hemen olumsuz anlam çağrışımları gelmektedir ki bu düşünce
yanlıştır.
Örneğin birçok dersten başarısız olan bir öğrencinin son sınavında avuç içlerini terletircesine yaşadığı stres
kötü, çalışkan bir öğrencinin takdir listesine girmesi için harcadığı çabanın sonucunda yaşadığı stres ise iyi
olarak değerlendirilebilir.
STRES VE BİREYSEL FARKLILIKLAR
Stresten etkilenme, kişilik yapılarına göre değişir. Bazı kişilikler strese karşı daha dirençli olduğu hâlde,
bazıları stresten daha kolay etkilenirler. Kişiliği oluşturan birçok unsur olsa da, bunlardan iki temel unsur
üzerinde durulmalıdır. Bu unsurlardan ilki, içe dönüklüğü ifade eden nevrotik kişilik özellikleri, diğeri de dışa
dönük kişilik özelliğidir.
Nevrotik kişilik özelliklerine sahip olan insanlar; katı, endişeli, içe kapanık, ağırbaşlı, asosyal, aşırı
kontrollü ve kendisiyle ilgili olmayan sorunları bile, kendisiyle ilişkiliymiş gibi sanma özellikleri gösterirler. Dışa
dönük kişilik özelliklerine sahip olanlar ise, nevrotikliğin aksine sosyal, çevreye açık, konuşkan, iyimser, aktif,
rahat, geniş, kaygısız vb. gibi özellikler taşır. İçe dönük kişiliğin stresle çok yakından ilişkisi vardır ve bu kişilik
özelliğindeki insanların stres eğilimleri daha yüksektir. Dışa dönük kişilik özellikleri ağır basan kişilerin, stres
düzeyleri göreli olarak daha düşüktür.
Hans Selye, kişinin strese gösterdiği tepkiyi, fizyolojik yatkınlıklar, deneyimler, kişilik özellikleri, sosyal
destek kaynakları gibi pek çok faktöre bağlamıştır. Stres yaratan kişisel etmenler, aile ve toplumsal çevre
sorunları, ekonomik sıkıntılar, iş yeri baskısı (mobbing) ve örgütsel etmenler olarak sıralanabilir. Genellikle stres
yaratan faktörleri üç grupta incelemek mümkün olmaktadır. Bunlar; bireyin kendisi ile ilgili stres kaynakları,
bireyin iş çevresinin yarattığı stres kaynakları ve bireyin yaşadığı genel çevre ortamının oluşturduğu stres
kaynaklarıdır.
36
BİREYSEL STRES KAYNAKLARI
Bireyin kendisi ile ilgili stres kaynakları, onun fizyolojik veya biyolojik özellikleri ile ilgili olabilir. Bunlar;
bireyde çeşitli sistem bozuklukları, fizyolojik bozukluklar, salgı bezleri ve hormonal denge düzensizliklerine bağlı
olarak ortaya çıkan biyolojik stres kaynakları olabileceği gibi, yaşam koşullarının ağırlığı ve kişilik özellikleri
psikolojik stres kaynakları olabilir. Bu tür stres kaynakları daha çok bireyin bedensel, psikolojik ve kişisel
durumlarıyla ilgilidir. Bireyin kişiliği ve duygusal yapısı, biyolojik yapısı, yüksek tansiyonu, aile sorunları ve
alışkanlıkları, monoton yaşam tarzı, yaş dönemi bunalımları, hayal kırıklığı yaşama anıları vb. kişisel nitelikleri
bu konuda etkili olmaktadır.
A TİPİ KİŞİLİK YAPISI
Stresin en önde gelen nedeni olumsuz düşünme alışkanlığıdır. “Olumsuz düşünme” alışkanlığı olanların,
yaşamdan zevk almaları oldukça zordur. Bunların stres kaynakları, olaylara verdikleri olumsuz anlamlardır.
Araştırmacılar, uzun dönemde bazı somatik hastalıklara neden olabilen kişilik özellikleri üzerinde geniş
incelemeler yapmışlardır. Bu konuda en bilinen araştırmalar, koroner (kalp-damar) hastalığına yakalanmış
kişilerin çoğunda görülen saldırganlık, ihtiras, rekabet, iş tutkunluğu, acelecilik vb. gibi özellikler taşıyan ve “A
tipi” diye adlandırılan, kişilik tipleri üzerinde yapılan araştırmalardır. A tipi kişilik yapısına sahip olan bireyler
strese daha yatkın iken, B tipi kişilik yapısına sahip olanların stres toleransları göreli olarak daha yüksektir.
Kardiyolog Meyer Fredman ve Ray Rosenman’ın 3.500 erkek denek üzerinde yaptıkları araştırmada, “A” tipi
davranış ile stres ve kalp hastalığı arasında bir ilişki vardır ve “A”tipi davranışlar, bir risk faktörü olarak
görülebilir. “A tipi davranış”ları değiştirmek, kalp hastalıları riskini azaltabilir. Friedman ve Rosenman’a göre A
tipi kişilik özelliği olan insanlar zamanla sürekli boğuşan, kısa sürede birçok şeyi başarmaya çalışan, rekabetçi,
saldırgan ve aşırı duyarlı, sabırsız, çoğunlukla birçok işi aynı anda yapmaya çalışan, telâşlı, hızlı konuşan ve
konuşmanın gidişatını denetlemeye çalışan tiplerdir.
A tipi kişiler ruh sağlığı açısından, daha çok psikopatik kişilik eğilimindedirler. Bunlar normal hallerinde,
idealist, mükemmeliyetçi, titiz, dinamik, hareketli, hırslı, mücadeleci, rekabetçi, kaybetmeyi içine sindiremeyen,
verdiği sözüne sadık olan insanlardır. A tipleri anormal hallerinde ise; psikopatik eğilimli, saldırgan, öfke ve
düşmanlık duygularını kolayca açığa vurabilen, inatçı, eleştirici, aceleci, sürekli panik içinde olan, bencil,
başkaları ile hep yarışma halinde ve sürtüşmeli olan, kronolojik stresli tiplerdir. A tipi davranış sergileyenler,
hem zamanla, hem yakınlarıyla hem de kendileriyle rekabet içindedirler.
Sutherland ve Cooper’e göre “A tipi” bir kişiliğin gösterdiği tipik davranış özellikleri şunlardır:
– Sınırlı zaman ve aşırı iş yükü koşulları altında uzun süre çalışabilirler,
– Sürekli belli bir zamana yetişme kaygısıyla ve aşırı iş yükü altında uzun süre çalışırlar, istirahat etmeden
hafta sonları ve geceleri evde çalışırlar.
– Sık sık tatillerini kısa keserek işe dönerler, hatta tatil yapmayabilirler.
– Eve iş götürürler ve hafta sonları bile çalışırlar.
– Yüksek üretim barajları koyarak bunlara ulaşmaya çalışırlar yani kendileriyle rekabete girerler,
– İş durumunun çalışmalarını engellemelerinden şikâyet ederler.
– Devamlı olarak kendileriyle ve diğer insanlarla rekabet halindedirler, kendilerini sık sık gerçekçi
olmayan standartlarla değerlendirirler.
– İş ortamında engellendikleri hissini duyarlar, astlarının faaliyetlerine kızarlar ve üstlerinin onları
anlamadıklarını düşünürler.
A tipi davranışların nedenin ne olduğu bilinmemekte ve kalıtımsal olduğu sanılmaktaydı. Ancak
Friedman ve Rosenman “A tipi” davranış özelliklerinin, küçük yaşta aileden kazanıldığını ileri sürmektedirler.
B Tipi Kişilik Yapısı
“B” tipi kişilik ve davranış özelliğine sahip olanlar, daha rahat, daha uysal, daha az rekabetçidirler.
Yaşama dair, daha az telaşlıdırlar. “B tipleri” de stres yaşarlar, ancak zorlama ve tehditler karşısında daha az
paniğe kapılırlar. “B tipleri” işleri ile ilgili etkinliklerde bulunmadıkları zaman, “eyvah zamanı boşa harcıyorum”
telâşına kapılmazlar. Bunlar normal yaşamlarında; başkaları ile rekabet etmekten hoşlanmayan, herhangi bir
değişiklik durumunda heyecana kapılıp paniklemeyen, sabırlı, zamana karşı yarışmayan, sakin ve yumuşak bir
kişilik mizacına-huyuna sahip insanlardır.
A tipi kişiliğe sık olarak, yöneticilerde rastlanır. Yapılan bir araştırmada, yöneticilerin %60’ının “A tipi”,
buna karşılık %12’sinin “B tipi” olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışma, “A tipi” kişiliğin, organizasyon içinde
herhangi birinin yükselmesine yardımcı olan kişilik tipi olduğunu ortaya koymuştur. Ayrıca “A tipi” bireylerin
yöneticilik mevkilerine kolay bir şekilde yükselebilmelerine karşın, en başarılı tepe yöneticilerinin, “B tipi”
37
kişiler arasından çıktığı, yine yapılan araştırmalarla kanıtlanmıştır. İki tip davranışı birbirinden ayıran temel
özellik, A veya B tipi davranış sıklığıdır.
ÖRGÜTSEL STRES VE KAYNAKLARI
Örgütlerde insanlar rekabetçi, değişken ve belirsiz iş koşullarında çalışmaktadırlar. Örgütsel stres
yönetici ve çalışanların kontrol edemeyecekleri çevresel koşullar nedene ile yaşadıkları stres durumudur. Kısaca
iş ortamında yaşanan strese örgütsel stres denir. Örgütsel strese yol açan önemli faktörlerden biri, çalışma
ortamıdır. Çalışma ortamları, kararların alındığı ve menfaat çatışmalarının yaşandığı ortamlardır. Örgütsel stres,
örgüt üzerinde iki tür etkide bulunmaktadır. Bunlardan ilki çalışma yaşamının niteliğine uyum sağlamanın
getirdiği sorumluluk duygusu, ikincisi, yöneten ve yönetilenlerin arasında yaşanan çatışma nedeniyle strestir.
Yapısına İlişkin Stres Kaynakları : Görevin yapısından kaynaklanan temel stres kaynakları şunlardır:
– İş Yükünün Fazla Olması
– Vardiyalı Çalışma Düzeni
– Üstlenen Rolün Özellikleri
– İşin Monoton ve Sıkıcı Olması
– Ücretin Yetersiz Olması
– Kariyer İmkânının Yetersizliği
– Çalışma Saatlerinin Uzun Olması
– Çalışma Şartlarının Olumsuzluğu
– İş Gerekleri İle Kişilik Uyumsuzluğu
Yönetim Tarzına İlişkin Stres Kaynakları
– Karar Verme
– Yetki Eksikliği
– Değerlendirmede Haksızlıkların Yapılması
– Yöneticilerin Astları Desteklememesi
– Çalışmaların Karşılığını Alamamak
Üretim Sürecine İlişkin Stres Kaynakları
– Zaman Baskısı
– Yeteneklerin İşin Gereklerine Uygun Olmaması
Örgütün Kültürel Yapısına İlişkin Stres Kaynakları
Örgüt kültürü ve örgüt iklimi stresin başlıca kaynakları arasındadır. Örgüt amaç ve yöntemlerinin belirgin
olmaması, bölümler arası çekişmeler baskı, sıkı gözetim, soğuk çalışma ilişkileri, kararlara katılamama, örgüt içi
uzaklık duygusu, tedirgin edici davranışlar, sistemdeki karmaşıklıklar, işin yaptığı baskı bu başlık altında
incelenebilecek konular arasındadır. Örgütün kültürel yapısı, örgüt üyelerince benimsenen değer ve
normlardan oluşur. Başka bir deyişle, örgütte hem genel bir örgütsel kültür, hem de bu genel kültürü oluşturan
alt kültürler vardır. Çalışanlar öncelikle alt kültürün değer ve normlarını benimserler.
Örgütün kültürel yapısına ilişkin stres kaynaklarını aşağıdaki gibi açıklayabiliriz:
– İş Çevresindeki Ortak Değer ve Normlara Uyum.
– İş Ortamında Görüş Farklılıkları
– Moral ve Doyum Düşüklüğü
STRES YÖNETİMİ
Stresi yönetebilmek için öncelikle stresin kaynaklarıyla birlikte nasıl ortaya çıktığına bakmak gerekir.
Stres üç aşamalı bir süreç olarak ortaya çıkar. İlk dönem, alârm tepkisi adını alır. Bu dönemde otonom sinir
sistemi gayet faal durumadır ve salgı bezlerini uyararak, kana bol miktarda adrenalin ve onun etkisi altında
ortaya çıkan diğer biyokimyasal maddeleri pompalar. Salgıların etkisi altında vücut alârm durumuna geçer ve
ortaya çıkacak acil durumlarla uğraşmaya hazırlanır. Stres veren uyarıcı devam ederse, ikinci aşamaya geçilir.
İkinci aşamaya direnç dönemi adı verilir. Bu dönemde, organizma alârm tepkisini ortadan kaldırır. Strese bir tür
uyum sağlar ve kandaki biyokimyasal maddeleri geri çeker. Organizma, sanki normal koşullar altında işliyormuş
izlenimi verir. Ne var ki, gerçekte organizma yorulmaktadır ve içten içe, direncini kaybetmektedir. Üçüncü
basamağı oluşturan tükenme döneminde beden, artık stresin baskısına dayanamaz, direncini kaybeder; ilk
alârm dönemindeki bazı belirtiler geri döner. Stres yönetimi bireysel stresin yönetimi veya örgütsel stresin
yönetimi şeklinde olabilir. Örgütsel stresin yönetimi, çalışanların iş ve iş ortamından kaynaklanan streslerini
azaltmak ya da önlemek için organizasyonel düzeyde stres yaratan faktörlerin kontrol edilmesi veya ortadan
kaldırılması ile olabilir. Örgütsel stresin yönetiminde yapılacak önemli faaliyetlerden biri, örgütün iç
çevresinden kaynaklanan stres faktörlerinin ortadan kaldırılmasıdır.
38
STRESİ ÖNLEME TEKNİKLERİ
Örgütsel Stresi Önleme Teknikleri: stres, bazı durumlarda motive edici etkisi de vardır. Buna yaratıcı gerilim
denmektedir. İnsanı yaratıcı gerilim altında bırakan bir stres örgütsel açıdan yararlı olabilir. Ancak yanlış
yönetilmiş bir stresin hem bireysel, hem de örgütsel maliyeti yüksektir. Örgütlerde stresi önlemede iki farklı
yaklaşımdan yararlanılabilir. Stresi önlemede kullanılacak yöntemler bireysel ve örgütsel olmak üzere iki grupta
incelenmektedir. Ancak ne bireysel, ne de örgütsel yöntemler stresi önlemede tek başına yeterli değildir. En
uygun yaklaşım her iki yöntemin bir arada kullanılmasıdır. Örgütsel stresi önleme tekniklerinden biri
destekleyici bir örgüt iklimi oluşturmaktır. Böyle bir iklim bireyin örgütte güven duygularını güçlendirerek onda
tatmin duygusu oluşturabilecektir. Örgütsel stresi önlemenin diğer bir yolu da çalışanların stres yaşamalarına
neden olan işin monotonluğunu ortadan kaldırmaktır. Bu iş zenginleştirme ve iş genişletme yoluyla yapılabilir.
Örgütsel stres kaynaklarından biri de rol belirsizliğidir.
Verimlilik için stresi önlemede alınabilecek önlemlerden bazıları şunlardır:
-Çalışma için çekici bir ortam yaratılarak iş tatminini yükseltmek
– Rol belirsizliğini en aza indirmek
-Aşırı iş yükünü ortadan kaldırmak
– Örgütte değişme ve süreklilik arasında iyi bir denge kurmak
-Çalışanları devamlı motive etmek
-Çalışanların kararlara katılımlarını sağlamak
-Stres konusunda çalışanları bilgilendirmek
Stresi önleyebilmek ya da başa çıkabilmek örgütsel olarak alınabilecek bazı tedbirleri aşağıdaki gibi
açıklayabiliriz:
– Katılmalı yönetim
– Amaç belirleme faaliyetleri
– Rol analizi
– Zaman yönetimi
– Sosyal destek
– Duygusal iklimi kontrol.
– Etik yönetim : Etik, her şeyden önce istenebilecek bir yaşamın araştırılması ve anlaşılmasıdır. Neyin yapılacağı
ya da yapılmayacağının; neyin isteneceği ya da istenmeyeceği; neye sahip olunacağı ya da olunamayacağı etiğin
konusunu oluşturur. İş etiği, iş dünyasındaki davranışları yönlendiren, onlara rehberlik eden etik prensipler ve
standartların toplamıdır. Örgütler için önemli olan iş etiğidir. Belli bir davranışın etiğe uygun olup olmadığı,
yalnızca bireylerin kişisel etik ve değerleri tarafından değil evrensel etik normlar tarafından belirlenir.
Bireysel Stresi Önleme Teknikleri
Bireysel anlamda dört farklı yöntemle stresle başa çıkılabilir. Bunlar; bedenle başa çıkma, zihinle başa çıkma,
davranışla başa çıkma ve inançla başa çıkma yollarıdır. Bedenle başa çıkma, gevşeme teknikleri, değişik beden
egzersizleri ve beslenme biçimleri ile olabilir. Zihinsel başa çıkma, uyumsuzluğa ve gerilime neden olan
faaliyetlerden uzak kalma, zihinsel düzenleme ve dönüşüm tekniklerini içerir. Davranışla stresle başa çıkmanın
en etkin yolu, “A” tipi davranış biçimlerinin değiştirilmesidir. İnançla başa çıkma ise insan, kendini manevi
olarak geliştiren, ona iç zenginlik kazandıran ve evrensel normlara uygun, etik ve normatif kaidelerle uyumlu
bir yaşam tarzını seçerek, stresle başa çıkmaya çalışır.
Stresle bireysel başa çıkmanın en bilinen yöntemleri şunlardır:
– Öz-saygının geliştirilmesi
– Denge bölgeleri : Denge bölgesi, yaşamınızda hiçbir değişikliğin olmadığı, eğer oluyorsa da çok az ve çok yavaş
olduğu bir alandır
– İyi yönetim
– Niteliklerin geliştirilmesi
– Ruh sağlığı
– Algılama stratejileri
– Değerlerin açıklanması
– Yaşam temposunun kontrolü
39
ÜNİTE 10
İŞÇİ VE İŞVEREN SENDİKALARI
İŞÇİ VE İŞVEREN ÖRGÜTLENMELERİ
Sendikalar, işçilerin, işverenlere ve hükümetlere karşı hak ve çıkarlarını korumak için oluşturdukları
örgütlerdir. İşçilerin ortak menfaatlerini korumak için kurulmuş, örgütlü işçi birliğidir. Bu tariften yola çıkarak
daha geniş bir tanımlamayla, sendikalar daha iyi çalışma şartları sağlamak, hayat standartlarını yükseltmek ve
seslerini daha iyi duyurabilmek için işçilerin bir araya gelerek oluşturdukları, mesleki kuruluşlardır. Belirli bir
işkolunda örgütlenerek iş kolundaki işverenlerle işçiler adına toplu pazarlıkları (ücret, çalışa koşulları, sosyal
haklar…) yürüten bu kuruluşlar yönetim yapısı itibariyle bağımsızdırlar.
Sendika deyiminin kökeni çok eskidir. Roma ve Yunan hukuk sistemlerinde rastladıgımız “syndic” terimi
ile birliğin (sitenin) temsilini sağlamakla görevli kimseler ifade olunuyordu. Bugün Fransız, İtalyan, İspanyol
hukuklarında mesleki birlikleri ifade etmek için birbirlerine es ve benzer olan “syndicat”, “sindikato” kelimeleri
kullanılmaktadır. İngiliz ve Amerikan hukukunda ise “Trade ve Union” kelimelerinin birleşmesinden meydana
gelmiş olup, “trade union” mesleki isçi ve işveren örgütlerini ve bunların üst örgütlerini göstermek için
kullanılmaktadır. Türkçe sözlük anlamı iş yapmak, bağdaşmak ve birleşmek manalarına gelmektedir
Türk Hukuk Sisteminde 274 sayılı kanunda tüm sendikal birimleri ifade etmek için “mesleki teşekkül”
deyimi kullanılmıştır. 2821 sayılı kanunda ise “sendika” deyimi tüm isçi ve işveren örgütlerini ifade etmek için
kullanılmıştır.
Sendikaların Doğuşu
İşçi sendikaları 18. Yüzyılın ortalarından itibaren buharlı makinelerin yaygın olarak kullanıldığı
İngiltere’de, Fransa’da ve Almanya’da işçiler son derece kötü çalışma koşullarını iyileştirmek üzere dayanışma
dernekleri, yardımlaşma sandıkları kurmaya başlamasıyla ortaya çıkmışlardır. Yani işçi sendikaları sanayi
toplumunun ilk organize örgütlerinden biridir.
Bu dönemde artan grevler, direnişler ve hatta çatışmalar nedeniyle işçilerin örgütlenmesine karşı
önlemler geliştirilmeye başlandı. 1791’de Fransa’da 1799’da İngiltere’de işçilerin örgüt kurmalarını engelleyen
yasalar oluşturuldu. İşçiler ancak uzun mücadeleler sonucu bu yasakların kaldırılmasını sağlayabildiler. 1824
yılında İngiltere’de, 1884 yılında da Fransa’da sendikal örgütlenme yasal olarak tanındı. Ancak sendikal
örgütlenme hakkına sahip olmak, sorunların giderildiği anlamını taşımıyordu. Yine işçiler, hiçbir güvenceye
sahip olmadan çalışıyordu
19. Yüzyılda tüm bu kötü çalışma ve yaşama koşullarına karşı büyük işçi direnişleri yaşandı. İşçiler bu
eylemleri sendikalarıyla örgütlerken aynı zamanda sendikalarını daha da geliştirdiler. 20. Yüzyılın başında
itibaren kapitalizmin geliştiği Amerika Birleşik Devletlerinde ve Avrupa ülkelerinde sendikalar daha büyük güç
oldular; kıtaları sarsan etkin eylemlerle birçok kazanımı yaşama geçirdiler.
İşçi Sendikacılığı ve Özellikleri
İlgilendikleri sosyal grubun genişliği, bu grubun ekonomik yönden zayıflığı işçi sendikacılığını sürekli ön plana
çıkarmaktadır. Bu nedenle bütün ülkelerde işçi sendikacılığı işveren sendikalarına göre daha fazla önem
taşımakta, sendika denildiği zaman isçi örgütü akla gelmektedir. İşçi sendikaları ortak çıkarlar elde etmek
sorunları ortak çözmek ve bu amaçları yönünde ortak mücadeleler vermek için işçilerin uzun ve çileli
mücadeleleri sonunda bir araya gelerek kurdukları örgütlerdir. Bu süreçler işçi sendikacılığına bazı özellikler
kazandırmıştır. Bunlar;
• Sendikalar kitle örgütüdür. • Sendikalar sınıf örgütüdür. • Sendikalar bağımsız, sivil örgütlerdir. • Sendikalar
demokratik örgüttür.
SENDİKA TÜRLERİ VE İŞLEVLERİ
İş Yeri Sendikacılığı: Günümüzde ise sendikaların değişik örgütlenme yapıları bulunmaktadır. Bu
bağlamda en yaygın örgütlenmenin iş yeri ve iş kolu sendikacılığı biçiminde ikiye ayrılmasıdır. İş yeri sendikası
belirli bir iş yerinde çalışan işçiler tarafından kurulan ve faaliyeti o iş yeri ile sınırlı olan sendikalardır. Bu tür
sendikal faaliyetin sadece o işyeri ile sınırlı kalması birçok sakınca ve yararı birlikte getirmektedir. Bu türlü
sendikal yapılara ABD‘de ve Japonya dışında başka gelişmiş ülkelerde rastlanmamaktadır. Bu biçimdeki sendikal
örgütlenmenin işyerleri içinde ve güçsüz bir yapıyı ortaya koydukları, bölünmelere ve dağılmalara yol açması
nedeni ile tercih edilmedikleri görülmektedir. İş yeri örgütlenmelerinin genellikle küçük ve az sayıda işçiyi
kapsaması nedeni ile ve iş veren tarafından kontrol altına alınabilmesinin getirdiği kolaylıklar “sarı sendikacılık”
olarak adlanan bir sendikacılığa olanak sağlayabilmektedir. İş yeri sendikası aynı zamanda işletme sendikası
40
olarak da adlandırılmaktadır. 1983 yılında Türkiye’de uygulanmaya başlayan 2821 sayılı Sendikalar yasası iş yeri
düzeyinde sendika kurulmasını yasaklamıştır.
Meslek Sendikacılığı: Sendikacılık hareketinin ilk örgütlenme biçimini oluşturan meslek sendikaları,
aynı mesleği veya zanaatı icra edenlerin bir araya geldikleri bir yapıyı açıklamaktadırlar. Tarihsel açıdan aynı
mesleği icra edenlerle aynı zanaatı icra edenler açısından oluşan farklılık sendikalara yansıtılmaktadır. Meslek
sendikalarının genel olarak yatay bir örgütlenme modeli olduğu, belirli bir bölgede değil ülke bazında
federasyon içinde kurulduğu ve faaliyetlerini sürdürdüğü görülmektedir. Meslek sendikaları biçiminde
örgütlenmenin Lonca geleneği ile yakın ilişkisi vardır. Orta çağdan kalma köleliğin ortadan kalkması bunun
yerini ticaret ve zanaatın almasıyla birlikle zanaatçıların oluşturdukları loncalar uzun zaman varlıklarını devam
ettirdiler. Avrupa’da kimi meslek sendikalarının kökeninde loncalar bulunmaktadır. Ancak loncaların kapitalist
fabrika sanayisinin kurulması ile yerini çok kişinin bir arada kendilerine ait olmayan üretim araçlarında çalışan
işçi “tipi” sınıfına bırakmıştır. Bu yeni sınıf kendilerinden ilk başlarda esirgenen hakları elde etmek gereğinin
bilincine yavaş yavaş vararak, örgüt (sendika) kurma hareketine doğru adım atmışlardır. İş verenlerin de kendi
çıkarlarını korumak için örgütlerini kurmaları ile meslek sendikaları ortaya çıkmıştır. Meslek ve zanaat
sendikaları kitlesel üretimin gelişmesi, işgücünün niteliklerinde standartlaşmanın başlaması ve zanaat
üretiminin önemini kaybetmesinden sonra ağırlıkları azalmıştır. Çok az sayıda meslek ve zanaat için sendikal
örgütlenme sürmüştür. Bu tür sendikaların ABD ve İngiltere gibi güçlü oldukları ülkelerde bile etkileri azalmaya
başlamıştır. En önemli örneği, ABD Kamyon Şoförleri ve Depolama İşçileri Sendikasıdır.
İşkolu Sendikacılığı: Sendikal hareket içinde işkolu sendikaları, faaaliyette bulunacağı çalışma
alanlarının sınırları ile ilgilidir. Bu kavram kitlesel seri üretimin başlaması ile önem kazanmıştır. Önceleri meslek
esasına göre örgütlenen sendikaların sanayileşmenin gelişmesi birlikte meslekleri ne olursa olsun belirli bir
üretim temelinde kurulmaları ve sendika üyeliğinin bu esasa göre düzenlemesi başlamıştır. İşçi ve işveren
sendikalarının kurulması yöntemleri açısından dünyada çeşitli sistemler mevcuttur. Örneğin, yalnızca belli bir
meslek esas alınarak kurulan sendikalara meslek sendikacılığı adı verilir. Buna karşın belli bir endüstri dalının
esas alındığı ve o dalda çalışanların mesleklerine bakılmaksızın sendika kurup üye olabilmelerine imkân veren
sendikacılık ise endüstri sendikacılığı olarak adlandırılmaktadır. Sadece belli bir coğrafi bölgede bulunanların
kurup üye olabildikleri sendikalara bölgesel sendikalar, bu tür sendikalaşmaya ise bölge esasına göre
sendikalaşma denir. Sendikalaşmanın belli bir işyerine özgü kılınması durumundaysa işyeri sendikacılığı
(işyerine göre sendikalaşma) gündeme gelir.
Ülkemizde geçerli olan sistem, işkolu esasına göre sendikalaşma, yani, işkolu sendikacılığıdır. İşçi
sendikaları bakımından işkollarının hangileri olduğu bizzat kanunda sınırlı sayı ilkesine uygun olarak
saptanmıştır ve bunun için “İşkolları Tüzüğü” adını taşıyan bir de tüzük çıkarılmıştır.
İşkolunda Örgütlenme: İşyeri sendikal örgütlenmesinden sonra gelen örgütlenme düzeyi işkolu
sendikacılığı biçimindedir. İşkolu sendikaları ekonominin benzer faaliyet dalındaki tüm işçileri mesleklerine ve
niteliklerine göre ayırım yapmaksızın örgütleyen sendikalardır. Örneğin bir işletmede değişik meslekteki ve
nitelikteki kişiler bir arada çalışmalarının kaçınılmaz olması nedeniyle aynı sendika içinde örgütlenmeleri işkolu
sendikacılığını oluşturmaktadır. İşkolu esasına göre örgütlenmenin en temel gerekçesi güçlü bir sendikacılık
hareketini yaygın hale getirmek olmasına rağmen bu düzeyin de kendi içinde bazı güçlükleri bulunmaktadır.
Bunlardan ilki, işkollarının sayısının saptanmasına ilişkin olmaktadır. Özellikle sanayinin hızlı gelişmesi sonucu
yeni ortaya çıkan bir çok mesleğin hangi işkolu içinde yer alacağının belirlenmesi önemli sorunlar
yaratmaktadır. Ortaya çıkan sorunlardan ikincisi ise, aynı işkolu içindeki farklı mesleklerden oluşan grupların
ayrı mesleki çıkar ve haklarının korunmasında sendikanın her zaman yeterli olamayışıdır. Avrupa sendika
hareketi işkolu sendikacılığına genel anlamda yakın durmuştur. Özellikle Kıta Avrupası sendikalarının sınıf
temeline dayalı örgütlenme modeli daha güçlü sendikacılık anlayışını yaygınlaştırmıştır. İşçi sınıfının bir bütün
olarak dayanışması temeli işkolu sendikacılığı ile ideolojik olarak da birleşmektedir
Türkiye’de İşkolu Sendikacılığı: Türkiye’de sendikalaşmaya doğru ilk faaliyetler, 19. yüzyılın ortalarına
rastlamaktadır. O yıllardan özellikle savaş sanayi, tekstil, gıda, kağıt ve matbaacılık işkollarında teşkilatlanmaya
başlayan işçiler 1871 yılında Amele Perver Cemiyetini kurmuşlardır. Bu sıralarda ücret artışı sağlamak amacıyla
bazı grev hareketlerinin olduğu görülmüştür. 1895 tarihinde Tophane fabrika işçileri, ikinci büyük işçi teşkilatını
kurmuştur. Cumhuriyet sonrasında başlayan sendikacılık hareketi genel anlamda işkolu esasına göre
gerçekleşmiştir. 5018 sayılı İşçi ve işveren sendikaları ve sendikal birlikler hakkımdaki kanun yasaklamamış
olmasına rağmen meslek ve zanaat sendikacılığı başlamıştır. Bu düzenlemeye uygun olarak 1950 li yıllardan
itibaren bazı yerel ve bölgesel sendikaların şubelerinin yaygınlaşarak “milli sendika” olarak işkolu örgütlerini
gerçekleştirmişlerdir. 1963 de çıkarılan 274 sayılı Sendikalar Kanunu sendikaların işkolu esasına göre kurulması
ilkesini vurgulamıştır. 1970 yılında çıkarılan 1317 sayılı yasa ile bir işçi sendikasının Türkiye çapında faaliyet
41
gösterebilmesi için işkolundaki sigortalı işçilerin 1/3 ünü örgütlemiş olma zorunluluğu 15-16 Haziran
direnişlerine ve işçi olaylarına neden olmuş, daha sonra bu yasa ve Anayasa Mahkemesi tarafından iptal
edilmiştir. 1980 yılına gelindiğinde ise Türkiye’de Sendika sayısı 900 e yükselmişti. 1983 yılında çıkartılan
yasalar ile “işkolu esasına dayalı sendikaların kurulmasına izin verilmiştir. Ayrıca işyeri, işletme ve meslek
esasına dayalı sendika kurulmasını açıkça yasaklamıştır. Bu bağlamda işkollarının saptanmasını idarenin
yetkisine bırakmayıp, bir tüzükle 28 işkolu olarak belirlemiştir.
Konfederasyonlar: “Konfederasyon” sözcüğü, esas olarak, ortak ve genel bir çıkar etrafında birleşmek anlamını
taşır. Sendikal mevzuatta “konfederasyon” sözcüğünün kullanılması, 19. yüzyılda ekonomik ve sosyal
devrimlerin gelişmesinden ve işçi sorunlarının toplumun dikkatini çekmesinden ardından gerçekleşmiştir.
Nitekim, birçok Batı Avrupa ülkesi; sendika özgürlüğünü tanıdığı mevzuatında, sendikalar ile birleşmelerin
türlerini ve derecelerini belirtmek için, “konfederasyon” sözcüğüne yer vermiştir. Konfederasyonlar, bir ülke
sınırları içinde ve o ülkenin ulusal çerçevesi kapsamında, en üst mesleki örgütlenmelerdir.
Sendikaların Çalışma Yaşamına İlişkin İşlevleri
•Toplu iş sözleşmesi akdetmek,
• Toplu iş uyuşmazlıklarında, ilgili makama, ara bulucuya, hakem kurullarına, iş mahkemelerine ve diğer yargı
organlarına başvurmak,
• Çalışma hayatından, mevzuattan toplu iş sözleşmesinden, örf ve adetten doğan hususlarda işçileri ve
işverenleri temsil etmek veya yazılı başvuruları üzerine, adi şirket mukaveleleri ile hizmet akdinden doğan
hakları ve sigorta haklarında üyelerini ve mirasçılarını temsil etmekte bundan ötürü taraf olmak,
• Grev veya lokavta karar vermek ve idare etmektir.
Sendikaların çalışanlara sağladığı önemli yaralar da şunlardır:
• Ekonomik yararlar: Sendikalar günümüzde üyelerinin refahını arttırmak için mücadele etmektedirler.
• İşverene Karşı Güvence: Sendikalar işverenin haksız ve keyfi tutumuna karşı üyelerini koruyacak
mekanizmaların kurulması için iş verene baskı yaparlar.
• Sosyal İhtiyaçları Karşılama: Çalışanların boş zamanları değerlendirmelerine imkân sağlarken onlara statü,
mensubiyet duygusu gibi olanaklar yaratmaktadırlar.
SENDİKA HAKKI VE SENDİKA GÜVENLİĞİ
Sendika güvenliği çalışanların ortak ekonomik, sosyal ve kültürel durumlarını korumak ve geliştirmek
amacıyla sendika kurma, sendikalara girme ve sendikadan çıkma serbestisi olarak anlaşılır. İşçiler ve işverenler
arasındaki güç dengesini sağlamada sendika hakkı ve sendika güvenliği nerede olursa olsun, isçilerin çıkarlarını
korumada ortak bir bilince varmalarının simgesini oluşturmaktadır. Sendikal haklar, sendika özgürlüğü,
sendikaların bağımsızlığı ve sendika çokluğu ilkelerini de beraberinde getirmektedir. Bu ilkeler;
• Sendikaların serbestçe kurulabilmesi ilkesi, bireylerin özgürce, önceden izin almaksızın ortak mesleki
çıkarlarını korumak amacıyla sendika kurmalarını, kurulan sendikalara girme veya sendikadan çıkma haklarını
içermektedir.
• Sendikaların bağımsızlığı ilkesi, sendikaların işverenlere ve devlete karsı bağımsız olmaları anlamını
taşımaktadır. İşverenlere bağımlı bir sendika (sarı sendikalar), sendika üyelerinin çıkarlarını değil işverenlerin
çıkarlarını koruyacaktır.
• Sendika çokluğu ilkesine gelince, bir işyerinde veya bir işkolunda birden çok sendikanın kurulabilmesi
demektir. Sendika çokluğunun karşıtı olarak sendika tekliğinin kabul edilmesi durumunda, ayrı eğilimleri ve
görüşleri olan kişiler belirli bir sendikaya girmeye zorlanmış olacaklardır. Böyle bir durum sendika özgürlüğüne
olduğu kadar, kişi hak ve özgürlüklerine de aykırıdır.
İşveren Sendikacılığı: Sendikacılık aslında bir işçi hareketidir. Maksat, işçinin sermaye karşısında zayıf
durumda kalmasını önlemek ve işverenin karşısına örgütlü olarak çıkabilmesini sağlamaktır. İşçi sendikacılığı,
emeğiyle hayatını sürdürmeye çalışan kişilerin güvencesi için oluşturulmuştur. İşveren sendikacılığı ise kar
oranını olabilecek en üst seviyeye çıkarabilmek amacıyla yapılanmıştır. İşveren sendikaları, aynı meslekte
çalışan işverenlerin, çeşitli menfaatlerini korumak amacıyla kurulmuş olan derneklerdir. Türkiye’de işveren
sendikacılığı diğer ülkelerin işveren sendikacılığından farklı bir seyir izlemiştir. Bunun nedeni Türkiye’nin karma
bir ekonomik yapısı olmasıdır.
İşveren kesimi, değişik bazı üst örgütlenmelere sahip bulunmakla birlikte, sendikal alanda tek bir
konfederasyona sahiptir: Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK). İşverenlerin ortak ekonomik ve
toplumsal çıkarlarını korumak ve geliştirmek amacıyla TİSK, 1962 yılında kurulmuştur. Gerçekten, 1958 yılında
Koç Topluluğu’nun önderliğinde Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası’nın (MESS’in) kurulmasının ardından,
değişik sektörlerden gelen işverenler, 1961 yılında sendikal örgütlenmeyi yaygınlaştırmaya çalışmıştır. Bu
bağlamda, aynı yıl tekstil, cam, gıda, toprak, ağaç ve matbaacılık işkollarında işveren sendikaları kurulmuş ve
42
söz konusu sendikalar, 15 Ekim 1961 tarihinde MESS’le birlikte İstanbul İşveren Sendikaları Birliği’ni
oluşturmuşlardır.
1962 yılında kimya ve maden işkollarında kurulan işveren sendikaları da, bu birliğe üye olmuştur. Aynı
yıl Aralık ayında yapılan 2. Olağan Genel Kurul’da yeni bir ana tüzük kabul edilmiş; örgütlenmenin ülke
düzeyine yayılıp, birliğin adının da “Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu” olarak değiştirilmesi
benimsenmiştir.
Sendikaların Örgütlenme Modelleri
Sendikaların yeniden yapılanma sürecinde üç model üzerinde durulmaktadır. Bunlar;
1. Uzlaşmacı Sendikacılık Modeli; (Üçlü Diyaloğu esas alan merkezi örgütlenmeye dayalı sendikacılık.)
2. Amerikan sendikacılık Modeli; (Ücret ve çalışma şartlarını iyileştirmeye ve hizmeti esas alan bir model,
mesleki yapılanmaya dayalı bir örgüt)
3. Japon Modeli; (İşyeri sendikacılığı, verimliliği ve üretim kalitesini öne alan bir model)
Belirtilen üç modele dayanılarak varılan sonuç şudur ki; sendikalar tarihsel misyonlarını
tamamlamamışlardır ve yok olup gitmeyeceklerdir. Şekil değiştirecekler, misyon değiştirecekler belki de isim
değiştireceklerdir, fakat yok olup gitmeyeceklerdir.
İŞVEREN SENDİKACILIĞININ FOKSİYON VE FAALİYETLERİ
İşveren sendikaları çağdaş sanayi toplumlarına özgü olan ve kapitalizmle birlikte ortaya çıkan
örgütlerdir. İşveren sendikaları daha çok işçilerle işverenler arasındaki ilişkileri düzenlemek ve bu konuda
çıkabilecek sorunlarda işverenlere danışma görevi vermek işverenlerin ortak çıkarlarını her alanda korumak
amacıyla kurulan örgütlerdir. İşveren sendikaları şekli açıdan üyelerinin kayıtlarını tutup üyelikle ilgili işlemler
yapmak yeni üye kaydetmek için çalışmaktadırlar.
İşveren sendikacılığı şu fonksiyonları yerine getirmek için örgütlenirler:
• İşveren ve işçiler arasında iyi münasebetlerin kurulmasını teşvik ve devamını temin etmek
• İşveren sendikaları ile işçi sendikaları arasında yapılacak toplu görüşmeler ve toplu iş sözleşmelerinde
işverenlere yardımcı ve destek olmak
• Çalışma şartlarını ve çalışma mevzuatını işverenlerin ortak menfaatlerine uygun şekilde düzenleyici tedbirler
almak
• İşçi sendikalarının toplu sözleşme taleplerini önceden tahmin etme ve karşı tekliflerini buna göre belirlemek
amacıyla akılcı ve aktif bir hazırlık politikası izlemektir
• İşverenlerin işçilerle münasebetleri ile ilgili olarak ihtiyacı bulunan her türlü bilgi ve hizmetleri üyelerine
sunmak üzere düzenlemek
• Çalışma ilişkilerinden doğan konularda mevzuatın kendisine verdiği görevler çerçevesinde ilgili daire, makam
ve kurumlarda işverenleri temsil etmek gerekli delege veya temsilcileri seçmek.
İşveren sendikalarının fonksiyonlarını kısaca özetleyecek olursak toplu iş sözleşmesi yapma, toplu iş
uyuşmazlıklarında üyelerine yardımcı olma endüstri ilişkilerinde gerekli yardım ve desteği sağlama ve
üyelerinin görüşlerini kamuoyu ve devlet önünde temsil etme şeklinde bir sınıflandırmaya gitmekte
mümkündür.
Bu fonksiyonları yerine getirebilmek için aşağıdaki faaliyetleri yerine getirirler:
-Kamuoyu oluşturma
-Siyasal ve toplumsal platformda temsil
-Endüstri ilişkilerinde temsil faaliyeti: İşveren sendikaları temsil faaliyetlerini teknik olarak en açık biçimde
endüstri ilişkilerinde yerine getirmektedirler. Bu ilişki biçimi üç farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan
biri İskandinav ülkelerinde görülmektedir. Bu sistemde işveren sendikaları ve üst örgütleri toplu pazarlığa fiilen
katılmakta, bir başka sistem ise toplu pazarlığın işletme düzeyinde gerçekleştiği ABD ve Japonya gibi ülkelerde
görülmektedir. Bu ülkelerde iş veren sendikaları çoğunlukla toplu pazarlığa katılmamakta; pazarlığı yapan
üyesine kılavuzluk yapmaktadır. Bir başka model de Alman modelidir .Bu modelde toplu görüşmeler ulusal ve
sektörel düzeyde gerçekleşmektedir.
Özetlemek gerekirse, işveren sendikaları endüstri ilişkileri alanında ya fiilen toplu pazarlığa katılarak
üyelerini temsil etmekte, üyeleri arasında toplu pazarlık sürecinde koordinasyon görevini yerine getirmekte ya
da siyasete etki ederek dolaylı da olsa temsil fonksiyonunu yerine getirmektedir. İşveren sendikalarının bu
faaliyetlerinin yanında ağırlık vermek zorunda oldukları başka faaliyet alanları da şu şekilde sıralanabilir:
-Eğitim ve insan kaynağının geliştirilmesi faaliyetleri
-Ekonomik alanda çalışma yaşamına ve üretim sürecine ilişkin danışmanlık ve iş birliği faaliyetleri
-Enformasyon ve iletişim alanında faaliyetler
43
-Sağlık hizmetleri, özel emeklilik programları, küçük girişimleri destekleme , kültürel ve sanatsal etkinliklere
katkı sağlama gibi alanlarda sosyal faaliyetlerde bulunma
-Üyeleriyle ilişkilerde özellikle yeni üyeler bakımından bir çekim ve cazibe merkezi olmak için faaliyetler
Günümüzde işveren sendikalarının faaliyetlerini sürdürebilmeleri ve üyelerinin sesini gereği gibi
duyurabilmeleri ancak yeni faaliyet alanlarına ve yeni açılımlara gitmeleri ile mümkün olabilecektir.
ÜNİTE 11
TOPLU PAZARLIK VE TOPLU İŞ UYUŞMAZLIKLARI
Toplu İş Sözleşmesi: Kavramı, Tanımı ve Unsurları
Fransızca “convention collective du travail” İngilizce “collective agreement” deyimleri ile karşılığını bulan toplu
iş sözleşmesi, sosyal politika ve toplu pazarlığın ulaşmak istediği hedefi veya amacı belirleyen bir kavramdır.
Çünkü işçinin korunması esası, en verimli bir şekilde, işçi işveren arasında imzalanan toplu iş sözleşmelerinde
uygulama alanı bulmaktadır. Hem sendikal düzenin, hem toplu sözleşmenin asıl amacı çalışma ilişkilerini toplu
iş sözleşmeleri ile düzenlemektir.
Toplu iş sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’nun 1. ve 2. maddesinden hareket ederek yapılan bir
tanıma göre ,“iş koşullarını ve özellikle iş akdine ilişkin hususları düzenlemek üzere işçi sendikası ile işveren
sendikası veya sendika üyesi olmayan işveren arasında yapılan yazılı bir sözleşmedir”.
Yukarıdaki tanıma göre, imzalanan bir toplu iş sözleşmesinde aşağıdaki unsurların hepsinin topluca bir arada
bulunması gerekir:
-Özel hukuk sözleşmesi olması
-Tarafların işveren-işçi sendikası veya işveren olması:
-Düzenleyici hükümlerin varlığı.
-Sözleşmenin yazılı olması
Toplu İş Sözleşmesinin Hükümleri
1. Düzenleyici Hükümler: Toplu iş sözleşmesinin düzenleyici hükümleri, iş akdinin yapılması,
muhtevası ve sona ermesine ilişkin hükümlerdir. Bu hükümler işçi ile işveren arasındaki ferdi iş akitleri üzerinde
doğrudan ve zorlayıcı etkiye sahiptir. Yani iş akitleri eğer toplu iş sözleşmesi hükümlerine aykırı ise, sözleşmeye
aykırı iş akitlerinin yerine toplu iş sözleşmesi hükümleri uygulanır. Ayrıca bu hükümler, toplu iş sözleşmesi bitip
yenisi yapılıncaya kadar iş akdi hükmü olarak devam eder. Buna toplu iş sözleşmesinin sonraya etkisi denir.
2.Borç Doğurucu Hükümler: Toplu iş sözleşmesinin borç doğuran hükümleri, tarafların hak ve
borçlarını düzenleyen veya toplu iş sözleşmesinin uygulanmasına, denetlenmesine, bir uyuşmazlık ortaya
çıktığında bunun nasıl çözümleneceğine dair hükümlerdir. Borç doğurucu hükümler, işçi ve işveren sendikaları
arasında hüküm ifade eden kurallardır. Hâlbuki düzenleyici kurallar iş akitlerini topluca, top yekûn düzenleyen
ilgili bütün kişi ve kurumların uymakla yükümlü oldukları kurallardır. Örneğin; • Çalışma barışının korunması
borcu (dirlik borcu)na dair hükümler
• Sendika temsilcilerinin izin sürelerine dair hükümler
• Sendika temsilcilerinin çalışmalarıyla ilgili hükümler
• Sendika temsilcilerine temsilcilik odası teminiyle ilgili hükümler
• Uyuşmazlıkların çözümü ile ilgili hükümler; borç doğurucu hüküm olarak kabul edilir.
Bu hükümler toplu iş sözleşmesi sona erince kendiliğinden sona erer. Hâlbuki iş akitlerini düzenleyen normatif
(düzenleyici) hükümler, toplu iş sözleşmesi sona erdikten sonra bir iş akdi hükmü olarak devam eder.
3. Konulması Yasak Hükümler: Taraflar bir toplu iş sözleşmesine her istediği hükmü koyamazlar. Dolayısıyla
toplu sözleşmeye konulması yasaklanmış bu hükümlerin konulması veya hangisinin konulup hangisinin
konulamayacağı konusunda toplu pazarlık da yapamazlar. Nitekim aşağıda belirtilen hükümlerin toplu iş
sözleşmelerine konulmaları yasaktır. Bu yasaklar üç grupta olup, birinci ve ikinci gruba giren hükümleri bir
toplu iş sözleşmesine koyan taraflar, adı geçen kanunun 68. maddesine göre altı aydan bir yıla kadar hapis
cezasına çarptırılır.
-Devletin bütünlüğüne aykırı hükümler
-Kanunlarda suç sayılan fiilleri teşvik edici, özendirici hükümler
-Kanunların ve tüzüklerin emredici hükümlerine aykırı hükümler
Toplu Pazarlık Kavramı ve Tanımı
Toplu pazarlık; sosyal tarafların toplu iş sözleşmesi yapmayı, toplu iş uyuşmazlığı çıkarmayı, bu
uyuşmazlığı barışçı veya mücadeleci (kavgacı) yöntemler kullanarak çözmeye yönelik ortak faaliyetlerinin
bütünüdür. Bir başka tanıma göre toplu pazarlık, genel ve yerleşik anlamıyla, işçi ve işverenlerin çalışma
44
ilişkilerinden doğan karşılıklı haklarını ve sorumluluklarını düzenlemek ve belirlemek için sosyal tarafların kendi
aralarında yürüttükleri pazarlık veya görüşmelerin tümü olarak tanımlanabilir. Bir üçüncü tanıma göre toplu
pazarlık “bir işçi topluluğunun fakat genellikle işçiler adına hareket eden bir sendikanın, sermayenin temsilcileri
ile işçilere daha iyi ve daha adil bir yaşam sağlamak için girişmiş olduğu barışçı ve arkasında grev de bulunan
özel bir diyalogdur.
Uluslararası Çalışma Teşkilâtı (ILO)’nın yaptığı tanıma göre toplu pazarlık “bir işveren, işveren grubu
veya birden çok işveren örgütü ile bir veya daha çok temsile yetkili işçi kuruluşu arasında iş ve istihdam
koşulları ile ilgili olarak bir sözleşmeye ulaşmayı amaçlayan görüşmelerdir.”
Daha geniş yapılan bir başka tanıma göre toplu pazarlık “toplu iş sözleşmesi yapılabilmesi için gereken
koşulları, görüşmeleri, sözleşmenin yönetimi, yorumu ve yürürlüğünün sağlanması yöntemlerini içeren bir
kavramdır.” Toplu pazarlık terimini ilk defa kullanan Webb’lere göre toplu pazarlık; bir yanda sendikalar diğer
yanda işveren veya işveren örgütleri olmak üzere, ücret ve çalışma koşullarına ilişkin çalışma ve görüşmeleri
ifade eden bir kavramdır.
Çalışma ilişkisi sadece işçi ile işveren tarafını içine alan bir sosyal ilişki değil, aynı zamanda buna
devletin de dahil olduğu üçlü bir ilişkidir. Nitekim toplu pazarlıklar devletin gözetimi altında yapılan
görüşmelerdir. Devletin hiç ilgilenmediği görüşmeler değildir.
Toplu Pazarlığın Unsurları
Görüldüğü gibi, toplu pazarlık kavramı, çalışma ilişkilerinde bir tarafa işçileri temsilen işçi sendikaları
diğer tarafta işveren sendikası veya işverenler olarak iki tarafın ücret ve diğer çalışma koşullarını belirlemek için
sürdürdükleri pazarlıkları ifade etmektedir. Toplu pazarlığın unsurlarını üç noktada toplayabiliriz:
-Sosyal Taraflar: Toplu pazarlık ilişkisinin bir tarafı işveren, işveren grubu veya işveren örgütüdür. Yani toplu
pazarlık ilişkisinin bir tarafı “işveren tarafı” olarak ifade edilir. Bu ilişkinin işçi tarafı ise çalışanları veya işçileri
temsil etmeye yetkili olan işçi kuruluşları veya işçi sendikalarıdır. Fakat bize göre; bunlara devleti de bir taraf
olarak ilâve etmek gerekir. Çünkü devlet, çalışma ilişkilerinin dışında bırakılabilen bir kurum olarak asla
düşünülemez. Sosyal politikanın ve sosyal hukukun gerçekleştirilmesi ve uygulanması görevi ilke olarak devlete
ait bir görevdir. Kaldı ki çalışma ilişkileri üçlü yapıda ilişkilerdir ve devlet bu yapı içinde çok önemli bir yere
sahiptir. Fakat sonuç olarak belirtmek gerekirse, sosyal taraflar bir toplu pazarlığın ana unsurlarıdır.
-Amaç Unsuru: Sosyal taraflar arasında yapılan toplu pazarlığın asıl amacı çalışma ilişkilerini düzenleyecek bir
toplu iş sözleşmesine ulaşmaktır.
-Pazarlık Konusunun Çalışma İlişkileri Olması:
Toplu Pazarlığın Nitelikleri
-Toplu nitelik taşıması: Toplu pazarlık, çalışma ilişkilerinin en önemli tarafı olan işçi tarafının çok sayıda işçiden
oluşması ve işçi kitlesi ile ilgili olması nedeniyle toplu bir nitelik taşımaktadır
-Kurumsal nitelik taşıması: Toplu pazarlık ilişkileri her iki tarafın örgütlendiği, sendikalaştığı, kurumsallaştığı
örgütlü ilişkilerdir.
-Pazarlık niteliği taşıması
-Demokratik bir nitelik taşıması: Toplu pazarlıklar yapılırken, her iki taraf, aralarında mevcut uyuşmazlığı
çözmek için ortak kararlar alırlar. İşte bu ortak kararlar, sendikaların yetkili organlarının oylarıyla, ret ve
kabulleriyle ortaya çıktığı için, toplu pazarlıkla ilgili görüşmelerin ve bunun sonunda alınan kararların
demokratik bir temelde ortaya çıktığını ve demokratik bir nitelik taşıdığını açıkça görürüz.
Toplu Pazarlığın Tarafları
-Toplu Pazarlığın İşçi Tarafı: Günümüzde hemen hemen bütün toplu pazarlık rejimlerinde işçiler yönünden
taraf, işçi sendikasıdır. Dolayısıyla sendikal örgütlenmesini gerçekleştirememiş işçi toplulukları ne kadar birlik ve
bütünlük içinde gözükseler de toplu pazarlığın tarafı olamazlar. En fazla temsil yeteneğine sahip sendika bazen
üye işçi sayısına göre bazen sendikaların hükümetler ve işverenler karşısındaki bağımsızlık derecelerine göre
bazen üyelerin aidatlarını düzenli ödeyip ödemediklerine göre belirlenir. Fakat toplu pazarlığın taraflarının
belirlenmesinde bugün esas itibarîyle iki yolun bulunduğunu belirtebiliriz.
Anlaşma yoluyla belirleme; Birçok ülkede (Örneğin İngiltere, İskandinav ülkeleri) hangi kuruluşların toplu
pazarlık görüşmelerinde taraf olabileceğini belirlemede geniş ölçüde tarafları serbest bıraktığı gibi, hangi
kuruluşların en fazla temsil yeteneğine sahip olduğunu belirlemede işçi ve işveren sendikalarını tamamen özgür
bırakmıştır. Bu hâlde en fazla temsil yeteneğine sahip kuruluş tarafların anlaşmasıyla belirlenmiş olur. Kanunla
belirleme; Sendikacılığın çeşitli siyasal ve ekonomik nedenlerle bölünmüş olduğu ülkelerde, genellikle birbiriyle
rekabet durumunda olan sendikalar en fazla temsil yeteneğine kendilerinin sahip olduğunu ileri sürerler. İşte
bu nedenle birçok ülke en fazla temsil yeteneğine sahip sendikayı iş mevzuatıyla veya yasa yoluyla belli ölçüler
koyarak belirleme yolunu seçmiştir. Ülkemizde bir iş kolunda birden fazla sendika kurulabilir; fakat işçiler ancak
45
bir sendikaya üye olabilir, ikinci sendika üyeliği yasaklanmıştır. Eğer bir işçi başka bir sendikaya üye olursa eski
sendikasındaki üyeliği otuz gün sonra son bulur, yeni sendikasındaki üyeliği ise otuz gün sonra başlar.
Bir işçi sendikasının toplu pazarlık ehliyetine sahip olabilmesi için sendika olarak kurulup işlemesi yeterlidir. İşçi
sendikalarının toplu pazarlık ehliyetine sahip olabilmesi için sendika olarak kurulmuş olması yeterliyse de, toplu
pazarlık alanında yetkili olabilmesi için önce kurulduğu işkolundaki işçilerin en az yüzde onunu kendine üye
yapmış olması (yüzde on barajının aşılması) ikinci olarak da işyerinde çalışmakta olan işçilerin en az yarıdan bir
fazlasını kendine üye yapmış olması yani işyerinde de salt çoğunluğa sahip olması gerekir.
Toplu Pazarlığın İşveren Tarafı: Bir toplu pazarlığın diğer tarafını işverenler oluşturur. İşveren bakımından
toplu pazarlığa taraf olabilmek için sendikalaşma şartı aranmaz. İşveren gerçek kişi olarak da işçi sendikaları ile
kendisini bağlayacak toplu pazarlık ve toplu iş sözleşmesi yapabilir. Sonuç olarak özetlemek gerekirse, toplu
pazarlık yapma ehliyeti tek başına işverenlere, işveren gruplarına (veya bir grup işverene) ve bunlarla birlikte
işveren kuruluşlarına (buna üst kuruluşlar dâhildir) tanınmaktadır.
TOPLU PAZARLIK STRATEJİLERİ
Strateji Kavramı: Strateji “toplu iş sözleşmeleri görüşmeleri sırasında, amaca ulaşabilmek için tutulması
gereken ana yollar ve uygulanması plânlanan ana ilkelerdir. Taktik ise stratejinin, belli bir sorun içinde belirli bir
zamanda uygulanan bir parçasıdır.
Başarılı Bir Görüşme Stratejisi Uygulama Koşuları
• Görüşme kurulları küçük tutulmalıdır
• Görüşmeleri, her kuruldan bir sözcü yönetmelidir
• Görüşme takvimleri, mümkün olduğunca önceden belirlenmeli ve böylece ilerde bu konuda ortaya
çıkabilecek tartışmalar daha başta önlenmelidir. (Örneğin; her hafta cuma günleri saat 14’te toplantı
yapılacağının kararlaştırılması)
• Görüşmelere katılanlara tam yetki verilmelidir
• Görüşmelere, en az uyuşmazlık çıkabilecek önerilerden başlanmalıdır. Böylece daha başlangıçta gerilim
çıkması önlenmiş olur
• Parasal olmayan konular ayrı ayrı, tek tek ele alınmalıdır
• Parasal konular ise, bir bütün olarak ele alınmalıdır. Böylece, malî yük kesinlikle belirlenmiş ve üzerinde
görüşme ve tartışma yapmak kolaylaşmış olur.
Başlıca Toplu Pazarlık Stratejileri:
-Pazarlığın tonu
-Ölçütler (Kriterler
-Ayarlama
-Baskı unsurlarının seçimi: Üretimi yavaşlatmak, Fazla çalışmaya kalmamak veya katılmamak,
Malları stok etmek,İşçileri bölmeye uğraşmak birer baskı unsurudur. Ancak bu tehlikeli silâhlar, çok akılcı bir
biçimde önceden tasarlayarak kullanmalıdır. Yanlış bir kullanma, yanlış bir adım, silahların geri tepmesine,
görüşmelerin iyice çıkmaza girmesine yol açabilir.
-Zaman ayarlaması (yönetimi)
TOPLU PAZARLIĞIN DÜZEYİ VEYA KAPSAMI
Toplu sözleşmelerin başlıca üç düzeyde yapıldığı görülür:
Tek İşyeri veya Bir Grup İşyeri Düzeyinde Toplu Pazarlık: Toplu pazarlık sisteminde, toplu sözleşmenin
uygulanacağı alan bakımından en küçük düzey tek işyeri düzeyi veya bir grup işyerini içine alan bir grup işyeri
düzeyidir. Tarafları işyeri düzeyinde veya bir grup iş yeri düzeyinde toplu pazarlık yapmaya yönelten nedenler;
sosyal, ekonomik ve siyasal nedenler olabilir. Ülkemizde toplu iş sözleşmeleri için, yasada kabul edilen temel
toplu pazarlık birimi iş yeri düzeyidir. İş kolu düzeyinde toplu sözleşme yapılmasına ülkemizin bugünkü iş
mevzuatınca izin verilmemiştir. Buna karşılık, bir grup iş yerini kapsamak üzere toplu iş sözleşmesi yapılmasına
“iş yerleri” çoğul ifadesi kullanılarak “grup toplu iş sözleşmeleri” adı altında birden fazla iş yerini kapsayan toplu
sözleşmeler yapılmasının yolu açık tutulmuştur. Denilebilir ki bugün ülkemizdeki toplu pazarlık düzeyinin en
geniş ve kapsamlı olanı “bir grup iş yeri” düzeyidir.
İş kolu Düzeyinde Toplu Pazarlık: Bir ülkenin ekonomik yapısı içinde, sanayi dallarından her birine “işkolu”
dendiği gibi, çeşitli hizmet dallarından veya sektörlerinden her birine de “işkolu” denir. Örneğin tekstil sektörü
ayrı bir işkolu olduğu gibi, eğitim hizmetleri de ayrı bir işkolu oluşturur. İşte iş kolu düzeyinde toplu pazarlık bir
iş kolunda faaliyet gösteren iş yerlerini kapsama üzere yapılan toplu pazarlıktır. Bugün ülkemizde yürürlükte
olan iş mevzuatında iş kolu düzeyinde toplu pazarlığa yer verilmemiştir.
İşletme Düzeyinde Toplu Pazarlık :Ekonomik bir amacın gerçekleştirilmesi için iş verene ait bir veya birden çok
iş yerinin bağlı olduğu örgütlenmiş birime işletme denir. İşletme tek bir iş yerinden ibaret olabilir. Örneğin, bir
46
iş yerinin tek bir tekstil fabrikası, hem iş yeri hem de işletmedir. Fakat genellikle işletme, kendisine birden çok iş
yerinin bağlı olduğu bir toplu pazarlık düzeyi olarak karşımıza çıkmaktadır. Pazarlıklar sonucu ortaya çıkan toplu
iş sözleşmelerine işletme toplu iş sözleşmesi denir. Bazı yazarlar işyeri ve işletme düzeyini aynı düzey içinde ele
almışlardır.
Ülkemizde işletme düzeyinde toplu pazarlık ayrı bir toplu pazarlık düzeyi olarak ele alınmış ve 2822 sayılı
yasanın 3. maddesinde şöyle düzenlenmiştir: “bir gerçek veya tüzel kişiye veya bir kamu kurum veya
kuruluşuna ait aynı işkolunda birden çok işyerine sahip işletmede ancak bir toplu iş sözleşmesi yapılabilir.
Ancak kamu kurum ve kuruluşlarına ait işyerleri ayrı bir tüzel kişiliğe sahip olsalar bile tek bir sözleşme sayılır.
Bu sözleşmeye işletme sözleşmesi denir.”
Ulusal Düzeyde Toplu Pazarlık: Ulusal düzeyde toplu pazarlık, çalışma koşullarının veya çeşitli pazarlık
konularının, işyeri, işletme veya bir bölge düzeyinde değil de, bütün ülkeyi kapsayacak şekilde yürütülen bir
toplu pazarlık düzeyidir.
TOPLU İŞ UYUŞMAZLIKLARI VE ÇÖZÜMÜ
İşçi-işveren ilişkilerinde, iş mevzuatıyla sağlanmış hakların uygulanmasından veya uygulanmamasından,
yorumlanmasından, bazı yeni taleplerin kabul edilip edilmemesinden, toplu görüşmeler sonucu bir uzlaşmaya
varılamamasından doğan ve sosyal taraflar arasında ortaya çıkan bir uyuşmazlıktır.
Bireysel İş Uyuşmazlığı-Toplu İş Uyuşmazlığı:
Bireysel iş uyuşmazlığı: Bireysel iş ilişkilerinden kaynaklanan bir uyuşmazlıkta işçi ve işveren ferdi olarak
taraflarsa veya uyuşmazlık işçi topluluğunu ilgilendirmekle birlikte, topluluk tarafından üstlenip
benimsenmişse, bu durumda bireysel iş uyuşmazlığından söz edilir. Örneğin, işçinin usulsüz olarak iş akdinin
feshedilmesi (işten çıkarılması) halinde, sendika işçiyi temsil ederek dava açsa bile, uyuşmazlık niteliğinden
ötürü ferdi (bireysel) nitelikte bir iş uyuşmazlığıdır. Bu uyuşmazlık, işçilerin yeni haklara kavuşmak veya
ulaşmak için çıkardıkları bir uyuşmazlık olmayıp, işçinin zaten var olan hakları üzerinde bir ihlâlin yaşanması
nedeniyle ortaya çıkan uyuşmazlıktır. Örneğin, bir ay çalışmış bir işçiye ücretinin henüz ödenmemesi nedeniyle
ortaya çıkan uyuşmazlık ferdi bir iş uyuşmazlığıdır. Bu tür uyuşmazlıkların çözüm yeri iş mahkemeleridir. Fakat
taraflar anlaşırlarsa hakem kararıyla(özel hakem) da çözülebilir.
Toplu İş Uyuşmazlıkları: Hem bir işçi topluluğunun, müşterek hak ve çıkarlarını ilgilendiren hem de topluluğun
(sendikanın) taraf olarak hareket ettiği uyuşmazlıklara toplu iş uyuşmazlığı denir. Bu uyuşmazlıklarda temel
kıstas, işçi tarafının fert veya topluluk olmasıdır. İkinci olarak, uyuşmazlığın konusu da topluluğu
ilgilendirmelidir. Bireysel iş ilişkilerinde sendika, bir üyesini temsilen dava açtığında uyuşmazlık bireysel
niteliğini korumaktadır. Hâlbuki toplu iş sözleşmesinin bir maddesinin nasıl yorumlanacağına ilişkin bir davada
kolektif bir hak söz konusudur ve uyuşmazlık da toplu iş uyuşmazlığıdır. Toplu İş Uyuşmazlıkları genellikle çıkar
uyuşmazlıklarıdır. Uyuşmazlığın temelinde ekonomik ve sosyal anlaşmazlık vardır. Sosyal taraflar birbiriyle açık
ve ucu greve kadar giden bir mücadele veya kavgaya karar vermedikleri takdirde, toplu iş uyuşmazlıklarının
çözüm yolu uzlaştırma ara bulucuya veya tahkim(özel hakeme başvurma)dir.
Hak Uyuşmazlığı-Çıkar Uyuşmazlığı Ayrımı
Toplu hak uyuşmazlığı: Mevcut bir hukuk kuralından veya sözleşmeden doğan hakların ihlal edilmesinden,
yorumlanmasından veya uygulanmamasından doğan uyuşmazlıklara hak uyuşmazlığı denir. Burada uyuşmazlık,
mevcut bir hakkın ihlal edilmesi veya farklı yorumlanması nedeniyle doğmaktadır. Uyuşmazlık konusu hak;
mevzuattan, örf-adetten, toplu iş sözleşmesinden veya iş akdinden doğmuş olabilir. Örneğin; toplu pazarlıkla
getirilen ücret zamlarının verilmemesi, mesai saatlerine uyulmaması, yıllık ücretli iznin verilmemesi nedeniyle
çıkan uyuşmazlıklar birer hak uyuşmazlığıdır.
Hak uyuşmazlıklarının çözüm yeri iş mahkemeleri yani yargı yoludur. Fakat taraflar ister ve anlaşırlarsa özel
hakeme de başvurabilirler.
Toplu çıkar uyuşmazlığı: Mevcut çalışma koşullarında, ekonomik ve sosyal bakımdan değişiklik yapılmasına,
mevcut haklara yeni haklar ilave edilmesine dair iş uyuşmazlıklarına toplu çıkar uyuşmazlığı denir. Bu
uyuşmazlıklar, hukuk kurallarıyla güvence altına alınmış mevcut haklara yeni haklar eklemek, yeni hakları
kabule zorlamaktan doğan uyuşmazlıklardır. Henüz bir hak niteliği kazanmadığı için hak değil de çıkar
kavramıyla ifade edilir. Fakat bu konularda ortaya çıkan uyuşmazlıklar işçi ve işveren kuruluşları arasında ortaya
çıkan kolektif nitelikte uyuşmazlıklar olduğundan toplu uyuşmazlık olarak da ifade edilir. Toplu çıkar
uyuşmazlıklarının tipik örnekleri; işçilere bayram ikramiyesi verilmesi, yol ücreti verilmesi, yakacak yardımı,
giyecek yardımı gibi çeşitli yardımlar yapılmasına dair uyuşmazlıklardır. Toplu çıkar uyuşmazlıklarının barışçı
çözüm yolları, uzlaştırma veya tahkim yollarıdır. Fakat halen yürürlükte olan toplu sözleşme düzenimiz
uzlaştırma yolunu yeniden düzenlememiş ve ona yer vermemiştir. Bu uyuşmazlıkların çözümünde başvurulan
47
kavgacı veya mücadeleci yol ise grev ve lokavt yoludur. İşçi sendikası grev kararı alması üzerine işveren tarafı
lokavt kararı alabilir. Aksi takdirde lokavt yasa dışı olur.
TOPLU İŞ UYUŞMAZLIKLARININ ÇÖZÜMÜNE DAİR SİSTEMLER
1-Otoriter Sistem: Otoriter sistem, toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünde grev ve lokavta başvurmanın yasak
olduğu, uyuşmazlık baş gösterdiğinde ise zorunlu tahkime gitmenin zorunlu olduğu bir sistemdir. Sistemin
başlıca özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:
• Kavgacı çözüm yolu(grev ve lokavt) kapalıdır.
• Uyuşmazlık son aşamada devletin kurduğu bir organ tarafından çözümlenir.
• Uyuşmazlık ortaya çıktığında zorunlu tahkime gitmek tek çözüm yoludur
Zorunlu tahkime aşağıdaki hallerde gidilir: – Grev ve lokavtın yasak olduğu işlerde
– Grev ve lokavtın yasak olduğu yerlerde
– Geçici grev ve lokavt yasaklarının bulunduğu hallerde
• Genel olarak otoriter siyasî rejimlerde uygulama alanı bulan bir sistemdir.
Kısmî Serbesti Sistemi :Bu sistem yasayla sınırlandırılmış grev ve lokavt serbestîsi olarak da tanımlanmaktadır.
Kısmî serbesti sisteminde genellikle “toplu mücadele” aşamasına girmeden önce “barışçı bir aşamadan
geçilmesi gereklidir. Taraflar, bu sürecin sonunda anlaşmaya varıp varmamakta serbesttirler. Daha sonra,
sosyal taraflar adım adım kanuni prosedüre veya çerçeveye uyarak greve ve lokavta gidebilirler.
Uyuşmazlıkların çözümü için zorunlu ve resmi organlar vardır. Fakat ilgili tarafların özel uzlaştırma ve hakem
organları kurmaları serbesttir. Bu durumda resmî organlar ikinci plâna itilmiş olur. Türkiye’de farklı dönemlerde
kısmi serbesti sisteminin uygulanmış olduğu söylenebilir.
Serbesti Sistemi :Belirli kamu hizmetleri dışında iş uyuşmazlıklarının çözümünde izlenecek yol açısından
serbestliğin esas olduğu sisteme serbesti sistemi denir. Grev ya pek az kısıtlamaya tabidir ya da hiçbir
kısıtlamaya bağlı olmadan “grev özgürlüğü” yürürlüktedir. Fakat grev hakkı hiçbir zaman sınırsız bir hak olamaz.
Fransa ve Almanya bu serbesti sistemini benimsemiş ülkelere örnek olarak gösterilmektedir.
Türkiye’deki Sistem ve Özellikleri: Ülkemizde değişik dönemlerde daha çok kısmi serbesti sisteminin uygulama
alanı bulduğunu belirtmemiz gerekir. Türkiye’deki sistem genellikle aşağıdaki özellikleri taşımaktadır:
-Barışçı Çözüm Yoluna Gitmenin Zorunlu Olması
-Grev ve Lokavt Yasağının Geniş ve Kapsamlı Olması
TOPLU İŞ UYUŞMAZLIKLARININ BARIŞÇI YOLLA ÇÖZÜMÜ
Barışçı çözüm yoları uzlaştırma, ara buluculuk ve tahkim, olmak üzere üç noktada özetlenebilir:
Uzlaştırma Toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünde, grev ve lokavta başvurmadan önce, dışarıdan katılan bir kişi
veya kurulun taraflar arasında uzlaşma sağlayıcı çaba göstermesine uzlaştırma denir.
Uzlaştırmanın ayırıcı özelliği, uzlaştırma görevini yürüten kişi veya kurulun verdiği kararın, taraflar açısından
bağlayıcı olmamasıdır. Verilen karar, taraflar açısından yol gösterici ve uzlaşıyı telkin edici bir nitelik taşır.
Taraflar karara uyarsa, o zaman uyuşmazlık çözülmüş olur. Verilen karara uymazlarsa, grev ve lokavta giden yol
(kavgacı, mücadeleci yol ) açılmış olur.
Ara Buluculuk Bir toplu iş uyuşmazlığını çözmek için, taraflar arasında devam etmekte olan görüşmelerin
kesilmesi halinde, tarafların anlaşmalarını sağlamak amacıyla, her iki tarafla ayrı ayrı veya bir arada görüşülerek
yürütülen ara bulma faaliyetine ara buluculuk denir. Arabulucunun amacı ve görevi tarafları yakınlaştırarak bir
an önce toplu sözleşmenin imzalanmasını veya tarafların uzlaşamadıkları konuların çözülmesini sağlamaktır.
Tahkim (Hakeme Başvurma): Bir iş uyuşmazlığının çözümü için tarafların anlaşarak başvurduğu veya yasanın
zorunlu tutması üzerine tarafların başvurmak zorunda kaldığı hakeme başvurma yoluna tahkim denir. Taraflar
uyuşmazlık çıkmadan önce veya sonra aralarında anlaşarak tahkime gidebilir. Hakeme başvurmanın serbest
veya zorunlu olmasına göre tahkim ikiye ayrılır:
Özel Tahkim (İhtiyari tahkim) Özel hakeme, ihtiyarî tahkim veya gönüllü tahkim de denilmektedir. Taraflar
toplu iş uyuşmazlığını çözmek için, uyuşmazlığın her evresinde aralarında anlaşarak, çözümü bir hakeme
bırakmalarına özel tahkim denir. Hakem kararları tarafları bağlar ve buna riayet zorunludur. Ayrıca çıkar
uyuşmazlıklarında özel hakeme gidildiği takdirde, özel hakemin kararı toplu sözleşme hükmündedir.
Zorunlu Tahkim Kanunda belirtilen hallerde, toplu iş uyuşmazlığının çözümü için, tarafların başvurmak zorunda
kaldıkları yasayla belirlenmiş hakeme başvurma yoluna zorunlu tahkim denir. Zorunlu tahkimde tarafların hiç
bir rızası veya kabulü olmamasına rağmen, uyuşmazlık taraflardan birinin başvurması üzerine hakeme
götürülmüş olmaktadır.
Zorunlu tahkime kanunda belirtilen hallerde (grev ve lokavt yasağının olduğu işlerde, yerlerde ve grev-lokavtın
ertelenmiş olduğu hallerde uyuşmazlığın çözümü için zorunlu tahkime gitmekten başka bir yol yoktur. Taraflar
48
verilen karara uymak zorundadır. Ülkemizde zorunlu tahkim görevini Yüksek Hakem Kurulu tarafından yerine
getirilmektedir.
TOPLU İŞ UYUŞMAZLIKLARININ KAVGACI YOLLA ÇÖZÜMÜ
GREV: İşçilerin topluca çalışmamak suretiyle iş yerlerindeki faaliyeti durdurmak veya işin niteliğine göre önemli
ölçüde aksatmak amacıyla aralarında anlaşarak veya bir kuruluşun aynı amaçla topluca çalışmamaları için
verdiği karara uyarak işi bırakmalarına grev denir. Grev unsurları;
-İşin topluca bırakılması
-Grev konusunda anlaşma veya alınan karara uyma
-İşyerinde faaliyeti durdurma veya aksatma amacı
Grevler; yasal grev veya yasa dışı grev olmak üzere ikiye ayrılır:
Yasal Grev: Grev kavramı 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununda (m.25) şöyle
tanımlanmıştır:” Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması hâlinde, işçilerin iktisadi ve
sosyal durumlarıyla çalışma şartlarını korumak veya düzeltmek amacıyla bu kanun hükümlerine uygun olarak
yapılan greve kanuni grev denir.” Bu tanımda belirtilen koşullara aykırı yapılan grevler ise yasa dışı grevdir.
Yasal grevin üç unsurdan oluşur:
-Grevin bir çıkar grevi olması: Yasal grevin tanımı yapılırken toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında
uyuşmazlık çıkması halinde greve gidilirse bu grevin yasal olacağı, belirtilirken gerçekte çıkar grevine işaret
edilmektedir. Çünkü çıkar grevi toplu iş sözleşmelerine yeni haklar eklemek, işçilerin çıkarlarını daha ileri
noktalara taşımak amacıyla yapıldığından ve toplu görüşmelerde bir uzlaşmaya varılamaması nedeniyle ortaya
çıktığından yasal grev daima bir çıkar grevidir. Bizim sistemimizde ancak çıkarları geliştirmek veya korumak
amacıyla yasal grev yapılabilir. Bu grevlere çıkar grevi denir. İşçilerin mevcut bir hakkının işverence ihlal
edilmesi nedeniyle yapılan greve hak grevi denir. Bizim sistemimizde hak greviyle uyuşmazlığı çözme çabası
yasa dışı grev olarak nitelenir. Hak ihlâllerinin çözüm yolu greve gitmek değil, yargıya başvurmaktır.
-Mesleki amaçla işin bırakılması: Meslekî amaç ise çalışanların ekonomik ve sosyal durumları ile çalışma
koşullarını korumak ve düzeltmek, iyileştirmek amacıdır. Fakat iyileştirmek mümkün olmuyorsa, hiç değilse
mevcut durumu korumak da meslekî amaç sayılır. Meslekî amaç dışında dayanışma grevi siyasal grev gibi başka
amaçla yapılan grevler birer yasa dışı grevdir.
-Grevin yasa hükümlerine uygun olması: Yasa hükümlerine uygunluk aşağıdaki koşulların yerine getirilmesi ile
gerçekleşir:
• Barışçı yollar ve görüşmeler süreci tamamlanmalıdır.
• Bekleme süresi geçtikten sonra yetkili işçi sendikası tarafından grev kararı alınmalıdır.
• Alınan grev kararı karşı tarafa bildirilmelidir.
• Grev yasal süresi içinde ve bildirildiği tarihte başlamalıdır.
• Bir grev yasağı, grev sınırlanması veya ertelenmesi söz konusu olmamalıdır.
Lokavt ve Yasal Lokavt: Lokavt da aynı grev gibi, toplu iş uyuşmazlıklarını kavgacı yöntemlerle çözme
yollarından biridir. Grevden en önemli farkı işverenlerce gerçekleştirilen bir eylem olması ve daha çok savunma
amaçlı bir işveren eylemi olmasıdır.
Kanundaki tanıma göre “işyerinde faaliyetin tamamen durmasına sebep olacak tarzda, işveren veya işveren
vekili tarafından kendi teşebbüsü ile veya bir işveren kuruluşunun verdiği karara uyarak işçilerin topluca işten
uzaklaştırılmasına lokavt denir. Lokavtın unsurlarını da dört grupta özetleyebiliriz:
-İşçilerin topluca işten uzaklaştırılması
-İşin tamamen durdurulması
-İşverenin kararı.
-Başka bir karara dayanmama
Yasal lokavt: Kanunda yapılan tanıma göre “toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması ve
işçi sendikası tarafından grev kararı alınması halinde bu kanun hükümlerine uygun olarak yapılan lokavta
kanuni lokavt denir. Yasal lokavtın unsurları üç grupta özetlenebilir:
-Lokavtın çıkar lokavtı olması
-Grev kararının alınmış olması
-Yasayla belirlenen bazı koşullara uygunluk: Bir lokavtın yasal lokavt olabilmesi için yasanın öngördüğü
aşağıdaki koşullara da uyulması gerekir:
•Lokavt kararı yetkili işveren, işveren vekili veya işveren sendikası tarafından alınmış olmalıdır.
•Lokavt kararı karşı tarafa bildirilmiş olmalı ve işyerinde ilan edilmiş olmalıdır.
49
• Bekleme süresi geçmiş olmalıdır.
• Lokavt yasal süresi içinde ve bildirildiği günde başlamalıdır.
• Bir lokavt yasağı, sınırlaması veya ertelenmesi de olmamalıdır.
ÜNİTE 12
ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNDE GÜNCEL GELİŞMELER
İNSAN KAYNAKLARI YÖNETİMİ: KAVRAM, GELİŞİM VE ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNE ETKİSİ
Günümüzde çalışma ilişkilerini etkileyen en önemli olgulardan biri yönetimin etkinleşmesi olgusudur.
İşletmelerde verimliliğin artırılması açısından insan kaynağının öneminin fark edilmesi bu kaynağın etkin
kullanımı adına ilâve bir baskı doğurmuştur. 1911 yılında F. Taylor tarafından yayımlanan ve işletme yaşamında
insanın önemini ele alan çalışma, modern işletmeciliğin doğuşu olarak kabul edilmektedir. Taylor, çalışan
insanın fizikî koşullarındaki bir iyileşmenin iş verimliliği üzerindeki etkilerine odaklanmış ve çalışanın içinde
bulunduğu koşulların düzenlenmesi üzerinden yönetim pratiğini sorgulamıştır. Ancak, Taylor ve daha sonraki
yıllarda gelecek birçok araştırmacı çalışana, üretimde yer alan girdilerden yalnızca bir tanesi olarak bakmıştır.
İnsan unsuru üretimde kullanılan en önemli girdidir. O denli önemlidir ki, diğer girdilerin üretim
sürecinde işlenmesi ve çıktıya dönüştürülmesi de yine insan kaynağına bağlıdır. Özellikle hizmet işletmelerinde,
çalışan insan üretilen ürünün bir parçasıdır. Dolayısıyla, çalışan ürünün kalitesini doğrudan belirlemektedir.
Daha etkin süreçlerde daha kaliteli ürünler üretmek ise insan kaynağının etkinliğine bağlıdır. Buna bağlı olarak
son yıllarda daha fazla oranda önem verilen takım çalışması, süreç yenileme, kalite yönetimi teknikleri gibi
uygulamalar çalışanı daha fazla oranda işin içine çekmektedir.
Blyton ve Turnbull endüstri ilişkileri alanında görülen gelişmelerin ve teorik anlayışı dönüşmesinin insan
kaynakları yönetimine geçişi beraberinde getirmesinden hareketle bu alanın adının da çalışma ilişkileri olarak
anılmasının isabetli olduğunu vurgulamaktadırlar. Bu şekilde bir ele alış sendikalı erkek çalışanlar üzerine
odaklanmış bir anlayışın çok daha genişlemesi olarak görülmektedir.
İnsan kaynağından daha çok yararlanma çabaları, çalışanı sermayedar/yönetici yanında daha değerli
kılmaktadır. Diğer yandan, onun fiziksel, duygusal ve zihinsel bütünlüğünü üretim sürecinde daha fazla
kullanmakta ve yormaktadır. Verimliliği ve kârı artan bir işletmede çalışanların da bu durumdan fayda
sağlayacağı düşünülebilir. Ancak bu durum Edwards’a göre çok nadir karşılaşılan bir şeydir. Buna bağlı olarak,
geçmişte çalışanların yönetime katılma taleplerine ve işverenlerin buna mesafeli durmalarına karşılık
günümüzde işverenler ve yöneticiler çalışanların yönetime katılmasını istemektedir. Yönetime katılan,
sorumluluk alan, çözüme katkı sunan ve işletmenin gelişmesine bu yolla da katkı sağlayan çalışanlar
yöneticilerin hem işletme dışı hem işletme içi kaynakları etkin kullanmalarına yardımcı olmaktadır.
İnsan Kaynakları Yönetimi, çalışanın en önemli girdi olarak ele alındığı ve fiziksel ve motivasyonel
gelişiminin işle birlikte plânlandığı, onun niteliklerinin ve gelişim perspektifinin yönetilerek işe aktarıldığı
süreçlerin bütünüdür.İnsan kaynakları yönetimi, işletmenin amaçlarını gerçekleştirmek için, yeni insan
kaynakları sağlamayı, sahip olduğu insan kaynaklarını muhafaza etmeyi ve geliştirmeyi içeren faaliyetler
bütünüdür. İnsan kaynakları yönetimi süreçleri ise işe alma, elde tutma, ödüllendirme, motivasyon,
performans değerleme ve ücretlemedir. Bu süreçler dâhilinde çalışanın, işletmenin bugün olduğu kadar
gelecekte de ihtiyaç duyacağı nitelikleri elde etmesi, işletmeye bağlılık geliştirmesi, işine ve işyerine olumlu bir
yaklaşımın temellerini teşkil edecek duygusal ve parasal açıdan tatmin edilmesi gibi konuların izlenmesini ve bu
konularda çözümler geliştirilmesini kapsamaktadır.İnsan kaynakları yönetimi anlayışı yöneticinin herhangi bir
temsilci vb. ile değil, çalışanla doğrudan ilişki kurmasını ön plânda tutmaktadır. Bu bakımdan kolektivist değil,
bireyci bir anlayıştır ve sendikal örgütlenmenin önemini son derece azaltmıştır.
İKY anlayışının sermaye sahiplerince iyi anlaşılması ve taraftar bulması, emeğin piyasa gerçeklerince
korunmasını beraberinde getirmiştir. Bunun yanında, kamu yönetimlerine hâkim olan neo-liberal görüşler
devletin çalışma ilişkileri alanına müdahalesini oldukça sınırlandırmıştır. Geriye, devletin belirleyici olmadığı ve
kendi haline bıraktığı bir çalışma ilişkileri sistemi kalmıştır. Diğer taraftan bu durum aynı zamanda kendi
bireysel sorumluluğunu yüklenen çalışan ve bunun karşılığında çalışanı en önemli girdi olarak gören bir işveren
anlayışını ortaya çıkarmıştır. İKY yaklaşımı, işletmenin çalışana kaynak olarak bakması anlayışını da beraberinde
getirmiştir. Tablo I=Blyton ve Turnbull
20. yy işletmelerinin yaklaşımı 21. yy işletmelerinin yaklaşımı
İnsan Teori X: insanlar izlenmesi ve kontrol
edilmesi gereken maliyet unsurlarıdır
Teori Y: insanlar değerlendirilmesi ve geliştirilmesi gereken işletme
varlıklarıdır
İş Ayrıştırılmış, endüstriyel bazda bireysel işler Ortak, bilgi temelli projeler
Teknoloji İşin kontrolü ve çalışan hatasını en aza
indirmek için teknoloji tasarlama
Bilgi temelli bir çalışmayı olanaklı kılacak şekilde teknolojiyi sosyal
sistemle bütünleştirme
50
1900’lerin başında çalışana bakışın, işe bakışın, teknolojik seviyenin ve teknoloji kullanım alanlarının,
liderlik konusundaki algılamanın ve işletme hedeflerinin günümüzden farklı olduğu görülmektedir. 20. Ve 21.
Yüzyıllar arasındaki bu fark Tablo l’de gösterilmiştir.
Yönetimde etkinleşme düşüncesi, önceliğin tüketiciye verildiği bir müşteri-yönlülük kültürü ile paralel
bir gelişme göstermiştir.
Yoğun rekabet ortamında ayakta kalmaya çalışan işletmelerde, sahiplik yapısı ve kontrol anlayışı
değişmektedir. Artık sendikalar, daha farklı fonksiyonlara ve çıktılara odaklanmış bir yönetici grubuyla karşı
karşıyadırlar. Bunun yanında, işletmelerin yoğun rekabete cevap vermek için stratejik yönelimleri, çalışma
ilişkileri alanına etki etmektedir. Ancak bu süreçte toplu pazarlık gibi geleneksel yöntemlerin yeniden
yapılandırılmasını gerekli kılmaktadır.
Özellikle büyük işletmelerde bir sorun daha vardır. O da, bu işletmelerin birçok farklı alt işletmesine güç
ve yetki aktarımıyla ilgili merkezileşme-otonomlaşma konusudur. Her ne kadar otonom yapıların
performanslarını artırdıkları varsayılsa da, yoğun rekabet bu işletmelerde bir merkezîleşme baskısını
beraberinde getirmektedir. Merkezden dayatılan performans standartları, iş düzenlemeleri gibi. Bu durumda
işletme bazlı bir çalışma ilişkileri sistemi ortaya çıkmaktadır. Bu sistem ülke çapındaki çalışma ilişkileri
sisteminden farklı işleyebilmektedir.
Blyton ve Turnbull Nissan ve Toyota firmalarının tek bir sendikayla ve herhangi bir ön koşul olmaksızın,
ancak işletmeye has bir ilişki ortaya koyacak bir anlaşma imzalamaya çalıştıklarını örnek olarak vermektedir.
Araştırmacılar şunu vurgulamaktadırlar: İşletme bazlı çalışma ilişkileri isteminin yaygınlığı konusunda hiçbir
kanıt yoktur. Ancak şu kesindir ki, yöneticilerin konuya bakışı geçmişten farklıdır. Çalışanların ekonomik olduğu
kadar, psikolojik olarak da işyerine bağlılıklarını sağlama uğraşları bunun açık bir kanıtıdır.
KÜRESELLEŞME VE ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNE ETKİSİ
Küreselleşme; sermayenin, teknolojinin, ürünlerin ve insanların serbest dolaşımı sayesinde dünyanın
bir bütün haline gelmesi ve ekonomik entegrasyonu ifade etmektedir. Çok uluslu şirketlerin yatırım yapmak
amacıyla vergi muafiyetleri, arazi, işveren lehine uygulamaların önünü açıcı yasal koşullar sunan ülkelere
yöneldikleri bilinmektedir. Küreselleşme hızlı değişim çağının ve olgusunun genel adıdır. Sermayenin üretimi,
katma değer yaratacak alanlara, özellikle ekonomik yoğunlaşmanın olmadığı alanlara yayma eğilimi, ekonomik
küreselleşmenin temelini oluşturmaktadır. Küresel sermaye, dünyanın farklı yerlerinde üretim tesisleri
açmakta, orada bulunan düşük ücretli emeği kullanmakta, daha ucuz ham maddeyi almakta ve az maliyetle
üretimine devam etmektedir. Bu sayede katma değerin yine merkezde (çok uluslu işletmeleri olan ülkelerde)
toplanmasını sağlamaktadırlar. Bunun yanında, kişiler arası mesafenin ortadan kalkması, bireyselleşme, kültürel
farklılıkların azalarak ortaya çıkardığı benzeşme, sosyal ilişkilerin uluslar arası alana taşınması gibi konular,
küreselleşmenin sosyal yanı olarak ele alınmaktadır.
Günümüz çalışma alanının üç önemli gücü olarak uluslararası rekabet, çokuluslu işletmeler ve Avrupa
entegrasyonunu vurgulamaktadır. Küreselleşme özellikle hükümetlerin iş hayatını çok derinden etkileyen
önlemler geliştirmesine yol açmaktadır. Bu önlemler; gümrük vergilerini azaltılması, sermaye ve yatırımların
sınır ötesine ve sınır ötesinden hareketini serbestleştirme ve devletin elindeki işletmelerin özelleştirilmesi gibi
önlemlerdir.
Küresel etkilere bağlı olarak güçlenen özelleştirme çalışma ilişkilerinin dönüşümü açısından oldukça
önemlidir. Özelleştirme ile devletin elinde bulunan işletmelerin özel teşebbüse devredilmesi günümüzde
özellikle gelişmekte olan ülkeler için çok önemlidir. Bu uygulamanın sonucunda devletin çatısı altında
çalışmakta olan birçok işçi işsiz kalabilmekte, bir kısmı uzmanlık alanı dışında alanlarda çalışmaya mecbur
bırakılabilmektedir.
Çok uluslu işletmelerin ve ortaklıkların sayısının artması, özellikle yönetsel anlamda yeni tekniklerin ve
anlayışların uygulanmasını beraberinde getirmektedir. Başka bir ülkede yatırım yapan işletmeler, girdikleri bu
yeni pazarda işgücünün sosyal durumuna göre yeni uygulamalar geliştirmekte, işgücünü eğitip
şekillendirmektedirler. Ayrıca onların değerlerini, inançlarını ve kültürlerini dikkate alan bir yönetim tarzı
benimseyebilmektedirler. Bunun yanında, bir ülkedeki çalışma ilişkileri anlayışı ortaklıklar vasıtasıyla diğer
ülkelere de transfer edilebilmektedir.
Çok uluslu işletmelerin güçlenmesi ve yaygınlaşmasının da desteklediği diğer bir süreç, yabancı işçi
hareketliliğidir. Artık hemen her ülkede ve birçok alanda değişik kademelerde ve yetenek/yetkinlik düzeyinde
Liderlik Üst yönetim ve teknik uzmanlığa sahip
olanlar
Tüm aşamalara ve fonksiyonlara dağıtılmış bir liderlik
Hedefler Hissedarlara kazanç sağlama adına üniter bir
anlayış
Tüm paydaşlar için değer üretmeye odaklanan çok yönlü bir anlayış
51
yurt dışından gelmiş çalışanlara rastlanmaktadır. Yabancı işçilerle ilgili her ülkenin belli bir mevzuatı vardır.
Buna karşın her ülke, yeni yetenekleri çekebilmek, sınırları içinde daha kaliteli üretime olanak sağlayabilmek
adına yabancı işçi girişini serbestleştirmek durumunda kalmaktadır.
Post-Modernizm
Yakın geçmişte kurguladığımız ve bütün gerçekliği buna göre izah ettiğimiz anlayışımız modernite, ya
da modern düşünce olarak adlandırılmaktadır. Modernitenin en belirgin özelliği pozitivist bilim* yaklaşımını
toplumsal ilerlemenin tek yolu olarak görmesidir. Pozitivist anlayış, deneysel süreçlerle elde edilen bilgiye
dayalı olarak nedensellik ve determinizm geliştirmesidir.
Post-modern anlayış ise bütün varsayımların ve öngörülerin objektif bir biçimde kanıtlanmasının veya
reddedilmesinin mümkün olmadığını savunur ve bu tür bir bilgi karşısında da kesinlikle şüpheci durur. Bilginin
önemi, modern düşüncede sorgulanamaz bir varsayımken, post-modern düşünce bilgiyi bölmekte ve bilginin
önemini, güvenilirliği ve yanlışlığını da göreli bir konu olarak ele almaktadır. Post-modern anlayış içinde yaşama
dair bütün anlamlarda bir görelilik hâkimdir. Bilginin kesin bir kaynağı olamayacağına göre, çalışma ilişkileri gibi
alanlar ve şeyler/gerçeklikler hakkında teoriler üretmek yersizdir.
????????Endüstrileşme fikri aşılmış ve ekonomi içerisinde hizmetler sektörünün payının oldukça arttığı bir postendüstriyel
yapı hâkim olmuştur. Bu yapı, bilgi ve enformasyonun üretimde en temel girdi olarak öne çıkmasına
dayalı olarak bir bilgi toplumu ve ekonomisi modelinin gelişmesi ve bilgiye dayalı işlerin önem kazanmasını
ifade etmektedir.
????????Fordist anlayış yerini post-Fordist olarak adlandırılan bir üretim anlayışına bırakmıştır. Standartlaştırılmış
üretim, belirli donanım, sıkı şekilde belirlenmiş çalışma kalıpları ve iş tanımları ortadan kalkmıştır. Yarı-kalifiye
işgücüne dayanan kitle üretimi, Fordist anlayışı temsil etmekteydi. Günümüzde ise daha küçük ölçekli ve çok
farklı şekillerde örgütlenmiş ve kurulmuş işletmelerde, kişiye özel tasarlanmış ürünlere odaklanılan ve küçük
çaplı üretimler ve çok-yönlü ve esnek işgücüne dayanan post-fordist bir anlayış hâkim olmuştur
????????Üretim koşullarına bağlı bir üretim modeli tasarlanması karşısında, tüketicinin isteklerinin geçerli olduğu ve
yegâne hedefin tüketiciyi memnun etmek olarak ortaya çıktığı bir müşteri-yönlülük anlayışı gelişmiştir.
????????Post-modernist değişim, geçici zevklere hitap etme ve süreksizliği öne çıkarmakta ve tek-tipleşme karşısında
farklılığı vurgulamaktadır.
????????Post-modern düşünce, yerele odaklanmakta ve konuları yerelden hareketle analiz etmektedir. Bu aynı
zamanda, bütün karşısında parçayı öne almak anlamına gelmektedir.
????????Post-modernizm sınıfsal toplum fikri, geleneksel siyaset modelleri gibi konulara ilgilin azaldığına ve buna
karşın çevreci hareketler, aktivist gruplar benzeri yeni sosyal örgütlenmelerin ortaya çıktığı anlamına
gelmektedir.
Post-modernizm; esnek çalışma, daha nitelikli işgücü gerektiren ve bireysel yetkinliğe dayalı bir iş anlayışı
getirmektedir. Bu yönü ile de çalışma ilişkileri alanını derinden etkilemektedir. Çatışma düşüncesini azaltmakta
ve buna bağlı olarak da sendikal örgütlenmeyi gereksiz bir konuma itmektedir. Bunun yanında, zaten işgücünü
temsil edenler arasında da sendikal örgütlenme aleyhine bir dönüşüm görülmektedir. Sendikal örgütlenmeye
en aşina grup olan el emeğiyle çalışan tam zamanlı işgücü karşısında, sendikalara her zaman mesafeli olan yarızamanlı
işgücü, kadınlar, beyaz yakalılar ve hizmet çalışanlarının oranı artmaktadır.
Liberalleşme ve Sendikal Hareketler
Liberalleşme, kişisel özgürlük alanlarının genişlemesi ve toplumdaki her bir bireyin kendisi ile ilgili
kararların alınmasında yine kendisinin yetki ve sorumluluğu altında olmasıdır. Çalışma ilişkileri alanı da son
yıllarda tüm dünyada yaygınlaşan bu anlayışın etkisinde kalmaktadır (bu eğilimi kimi araştırmacı neo-liberalizm
olarak adlandırmaktadır). 1980-2000 yılları arasında çalışma ilişkileri alanında etkin olan görüşlerden biri de
liberal-bireyciliktir. Günümüzde oldukça geçerli görülen neo-liberal anlayış, devletin piyasalara müdahalesini
gereksiz görmektedir.
Sendikalar, yönetime katılmanın bir aktörü gibi değerlendirilmemektedir. Hatta hükümetlerin belirlediği
hedeflere ulaşmak adına engel teşkil ettikleri için güçleri yasalar yolu ile azaltılmalıdır. Bu görüşün veya
günümüzün çalışma ilişkileri alanına dayattığı diğer birçok etkenin bir sonucu olarak, sendikal örgütlenmelere
katılımın her geçen gün azalmakta olduğu ifade edilebilir. Örneğin, yapılan bir araştırmada İngiltere’de 1998
yılında %37 olan sendikalı çalışan sayısı 2004 yılında %34’e gerilemiştir. Daha önce sendika üyesi olup sonradan
ayrılanların oranı %19’dan %17’ye düşmüştür. Hiç sendikalı olmayan kişilerin oranı ise %45’den %49’a çıkmıştır.
Dünya genelinde 1960’larda ulaşılan %60’lık sendikalı çalışan oranları 2000’li yıllarda %10 seviyesine
gerilemiştir.
İstihdam Şekillerinin Değişmesi
52
1980’lerden bu yana üretim sektöründe çalışanların oranı azalmakta, hizmet sektöründe çalışanların
oranı artmaktadır. Bunun yanında, yarı zamanlı (part-time) çalışanların ve iş yaşamında yer alan kadınların
oranı artmaktadır. Türkiye’de 2004 yılında istihdam edilenlerin %46’sı hizmet sektöründe, %20’si sanayide,
%0,05’i inşaat sektöründe ve %29’u da tarım sektöründe çalışmaktaydı. Bu rakamlar 2009 yılında, %50’si
hizmet sektöründe, %19’u sanayide, %0,05’i inşaat sektöründe ve %25’i de tarım sektöründe olmak üzere
değişmiştir. OECD ülkelerinde 2000 yılında çalışmakta olan her 6 kişiden 1’i yarı zamanlı çalışandır.
Yunanistan’da bu oran 1/19 iken Hollanda’da 1/3 oranındadır. Gelişmişlik seviyesi arttıkça, hizmetler
sektörünün ekonomi içindeki ağırlığı ve yarı zamanlı istihdam oranları artmaktadır. Yukarıda verilen rakamlar
çalışma alanında bir değişimin söz konusu olduğunu göstermektedir. Özellikle, hizmet sektörünün
yaygınlaşması, herhangi bir alanda kurulan bu işletmeleri eski endüstriyel yığılma alanlarının dışına çıkarmıştır.
Gelişmiş ülkelerde teknolojinin kullanımıyla birlikte önemli sayıda çalışan, evinde bilgisayar başında işini
yapmakta (tele-working) çalışma verileri iletişim teknolojisi yardımıyla şirket merkezine ulaştırmakta, yine aynı
yolla denetlenmekte veya işletmenin geri kalanıyla iletişimini sağlamaktadır. Bu şekilde çalışanların sayısı, 2001
yılında İngiltere’de toplam işgücünün %7’sini teşkil eden 2,2 milyon kişidir. Bunların 3/4’ü özel sektörde
çalışmakta, 2/3’ü erkek ve genelde yönetsel ve teknik görevlerde çalışmaktadırlar. ABD’nde ise bu rakamların
çok daha yüksek olduğu (toplam işgücünün %21’inin tele-working yolunu kullandığı) belirtilmektedir.
Geçici çalışma da son yıllarda yaygınlık kazanan bir çalışma şeklidir. Bunun; ajans bağlantılı işler, belli
süreli kontratlar, gündelik işler ve sezonluk işler gibi farklı şekilleri vardır. İngiltere’de 2002 yılında çalışanların
1/4’e yakını geçici işlerde çalışmaktadırlar. Bunun önemli sebebi kalıcı bir iş bulamamaktır.
Kariyer Geliştirme Mantığının Değişimi Ve Çalışan Çıkarının Yeniden Tanımlanması
Yönetimde etkinleşme çabaları işletmelerde, işin yeniden örgütlenmesini beraberinde getirmektedir.
Günümüzde takım çalışması, çok-yönlü nitelikleri olan çalışanlar ve fonksiyonel esneklik ve çalışanların karar
verme yetkinliği ve sorumluluğunun artırılması çok belirleyici konular olarak öne çıkmaktadır. Esnek çalışma,
bireyin kariyerinde, birden çok meslekte yer almasını beraberinde getirmektedir. Birey, aynı zamanda birden
çok işte çalışabilmektedir.
Çalışanların kendi iş bilgileri yanında iletişim, ikna kabiliyeti gibi bireysel yetenekleri ve hatta sektörde
yer alan tanıdıkları, geçmişte birlikte çalışmış oldukları iş arkadaşları gibi bağlantıları onların yeni işler
edinmelerinde, yükselmelerinde ve daha fazla kazanmalarında önemli etkenler olarak ortaya çıkmaktadır.
Kariyer geliştirme mantığında belirtilen değişim kariyere bağlı olarak coğrafi yer değiştirmeleri de son
derece artırmakta ve sosyal açıdan çok önemli etkileri olan göç ve yığılma sonuçları doğurmaktadır. İnsanlar
artık yaşadıkları yeri daha kolay terk edebilmekte, üretim tesislerinin yoğun olduğu alanlara yığılmakta,
buralarda iş bulmakta ve üretim alanlarında göçmenlerden oluşan yeni kentler kurulmaktadır. Göç olgusuna
bağlı olarak bazı üretim kollarında çalışan niteliğinin düşmesine bağlı sorunlar da yaşanabilmektedir. Örneğin,
Antalya’nın belli bölgelerine göç eden İç ve Doğu Anadoluluların bölge otellerinde ucuz işgücü olarak çalışmaya
başladıkları, bunun ise hizmet kalitesini olumsuz yönde etkilediği bilinmektedir.
Dezavantajlı Gruplar
Toplumsal hayatta dezavantajlı görülen çocuklar, kadınlar, engelliler, yoksullar gibi gruplara iş
yaşamında yer verilmesi son yıllarda oldukça sıklıkla gündeme getirilen bir konudur. Bu amaçla birçok ülkede
dezavantajlı gruplara iş edindirilmesi için projeler hayata geçirilmekte, yasal önlemler alınmaktadır.
Dezavantajlı gruplar içinde ifade edilen en geniş grup kadınlardır. Kadınların çalışma hayatında oranları hızla
artmaktadır.
Kadın işgücünün erkeklerin hâkim olduğu bütün alanları zorladığı görülse de, özellikle belli iş
alanlarında kadın yoğunluğu artmaktadır. Örneğin İngiltere’de, 2004 yılında yapılan İstihdam İlişkileri
Araştırması sonuçlarına göre, işletmelerde istihdam ilişkileri ile ilgili bölümlerde çalışanlar içinde kadınların
1998’deki %30’luk oranı aşarak %43 seviyesine geldikleri görülmüştür. Bu rakam 2002’de %49,7’dir. İnsan
Kaynakları Bölümü yöneticilerinin de 3/4’ü kadındır.
Avrupa Birliği’nde 1997-2000 yılları arasında ekonomik büyümeyle ortaya çıkan 10 milyonluk yeni
istihdamın 6 milyonu kadınlardan oluşmaktadır. Türkiye’de, 2004 yılında %23 olan kadınların işgücüne katılım
oranı, 2009 yılında %26’ya ulaşmıştır.
Bazı araştırmalara göre, çalışma ilişkileri alanında günümüzün ırk ve cinsiyet hakları söylemleri
doğrultusunda, geçmişin en belirleyici kavramlarından birisi olan sınıf kavramı sahip olduğu önemi yitirmiştir.Bu
durum sınıfa dayalı sosyal hareketliliğin meşruluğunu yitirmesi anlamına gelmektedir. Bunun yerine, insan
hakları duyarlılığı ile güçlenen bir farklı ve dezavantajlı kimselere işyerinde yer açma motivasyonu hayata
geçirilmektedir.
53
Engellilerin de hayata kazandırılması kapsamında iş sahibi olmaları desteklenmektedir. Hükümetlerin
bu konuyla ilgili kararlar aldığı, işletmelere belli sayıda engelli vatandaşı istihdam etmek zorunluluğunu yasal
yollarla dayattığı görülmektedir. Bu durum, geleceğin çalışma ilişkileri alanında dezavantajlı grupların daha
fazla söz hakkı olacağını ortaya koymaktadır.
Teknolojik Gelişmeler
Teknoloji, hayatın her alanında olduğu gibi çalışma hayatında da çok önemli etkileri olan bir unsurdur.
Çalışma hayatında teknolojinin ve özellikle çağdaş bilişim teknolojileri ile internetin kullanılması her şeyi
değiştirmektedir. Teknolojinin etkin kullanımı iş verimliliğini artırmaktadır. Eğer iş amacıyla kullanılan
makineler yine insana bağlı olarak çalışıyor ve insana ihtiyacı ortadan kaldırmıyorsa bu mekanikleşme; insana
ihtiyacı ortadan kaldırıyor ve iş süreci bir makine tarafından tamamlanıyorsa bu otomasyon olarak
adlandırılmaktadır.
Otomasyon, eskiden yüz kişinin ürettiği çıktıyı artık on kişinin üretmesine imkân sunmaktadır. Bu da,
işçi azatlımı için bir kapı aralamaktadır. Her ne kadar işverenlerce verimli olarak kabul edilse de, iş güvenliğini
tehdit eden teknoloji bu anlamda, işçiler ve sendikal hareketlerce bir tehdit olarak görülebilmektedir
Diğer taraftan, ekonomi içeresinde yeni teknoloji kullanımı arttıkça, yeni iş kolları da ortaya
çıkabilmekte, ekonomik büyüme desteklenmekte ve bu sayede yeni iş olanakları artmaktadır.
Teknolojinin örgütsel yapıları yeniden şekillendirdiği görülmektedir. 20. yüzyılında daha yoğun görülen
dikey işletme yapıları daha yatay bir hal almaya başlamıştır. İşletme yapısının dikey olması en üst ile en alt
kadem arasında birçok farklı hiyerarşik basamağın olması anlamına gelmektedir. Özellikle hizmet işletmelerinde
birçok hiyerarşik kademe yerine bir yöneticiye bağlı birkaç yardımcı ve bunlara da bağlı çalışanların olması, en
alt ve en üst kademeler arasında hiyerarşik basamağın azalması daha etkin üretimi beraberinde getirmektedir.
Ergonomi, çalışanların iş yeri kapsamında makine ve çevre etkileşimlerinin incelendiği ve bu
etkileşimlerin çalışanların biyolojik, psikolojik vb. her türlü bireysel kapasitelerine etkilerinin araştırıldığı bilim
dalıdır.
Teknoloji çalışanları sıkı sıkıya denetleme imkânı sunmaktadır. İşe kaçta geldiği, kaçta çıktığı, kaç saat
işi ile ilgilendiği, iş sırasında hangi internet sitelerine girdiği, bilgisayarında neler yaptığı vb. kolayca
izlenebilmektedir.
Devletin Rolünün Değişmesi
Devletin çalışma ilişkileri alanında oynadığı rolün zamana bağlı olarak değiştiği görülmektedir. Savaş
sonrası dönemlerin liberal etkileri karşısında devletin çalışma ilişkileri alnındaki etkisi azalmıştır. Bu dönemde
devletin ekonomik üretimin önünü açmak açısından çalışma ilişkileri alanına müdahale etmediği ve işletmelerin
serbestçe hareket ettiği görülmüştür. Ancak devlet, kriz dönemlerinde korporatist taleplerle yeniden belirleyici
aktör durumuna gelmiştir.
Son yıllarda ise bir yandan liberalleşme eğilimleri devleti dışarıda durmaya zorlamakta, diğer yandan
ekonomik hedeflere ulaşma baskısı, milli ekonomilerin ayakta durma mücadelesi ve ülkelerin uluslar arası
pazarlardan pay kapma mücadelesi farklı bir devletçi yaklaşımı ortaya çıkarmıştır. Devlet, kontrolü elde
tutmaktadır. Bunun yanında, uluslar arası pazarlarda güçlü olarak ayakta duracak işletmeler ortaya çıkarmak
adına işletmelerin işgücü maliyetlerini gözeten bir devlet anlayışı da geçerli olabilmektedir.
Devletin son yıllarda çözmek zorunda olduğu çok önemli bir sorun vardır. O da artan işsizliktir. İşsizlik
sorunu bugün az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler kadar gelişmiş ülkelerin ekonomilerini de tehdit eder bir
boyut almıştır.
İŞYERİNDE ÖRGÜTLENME VE YENİ SENDİKAL STRATEJİLER
Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçilen bu süreçte en önemli girdi olarak ortaya çıkan bilginin
elde edilmesi, yayılması, yeniden yorumlanması işlevlerine katkı sunan bir sendikada varlığını sürdürebilir. Bu
açıdan bakıldığında günümüzde sürekli üye kaybetme ve yeni üye elde etme oranlarında düşme, bunun
yanında işyerlerinde sendikal örgütlenmeyi teşvik edecek çok az etken kalması, sendikaları farklı çalışmalara da
itmektedir. Sendikaların çalışanlara daha etkin ve ulaşılabilir bir şekilde sürekli bir danışmanlık ve temsilcilik
hizmeti üretmeye çalıştıkları görülmektedir. Sendikalarla ilgili önemli bir gösterge özel sektör sendikalarının
sürekli güç kaybetmesine karşın kamu sektörü sendikalarının daha güçlü görülmesi ve güçlenme eğilimi ortaya
koymasıdır. Bu durum kamu sendikalarını bu alanın güçlü aktörleri kılmaktadır.
54
ÜNİTE 13
ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNDE PSİKOLOJİK SÖZLEŞME VE KARİYER
PSİKOLOJİK SÖZLEŞME TANIMI VE ÖNEMİ
Psikolojik sözleşme, çalışanın kurum için yüksek iş performansını göstermeyi taahhüt etmesi, kurumun
da çalışanlara iş ve terfi fırsatları sağlaması anlamına gelmektedir. Ancak işyerinde çalışanın beklentilerinin
sürekli istihdam ve terfiden daha fazla olduğu anlaşılmış ve dolayısıyla psikolojik sözleşme, çalışan ve yönetim
arasındaki algı ve beklentilerden kaynaklanan, yazılmamış ve konuşulmamış taahhütler olarak ifade edilmeye
başlanmıştır. İş doyumunun doğal bir sonucu olarak görülen örgütsel sözleşme duygusu, örgüt lehine özveride
bulunma, örgütsel amaçlar uğruna kendini adama ve örgütsel yarara katılma gibi anlamlara gelmektedir.
Örgütsel psikolojik sözleşme, örgütle amaç birliği kurmanın ve onunla psikolojik olarak bütünleşmenin
genel adıdır. Örgütsel psikolojik sözleşme örgütün amaç ve hedeflerine, örgütsel ilke, kural ve normlara uyma
ve bunların yaşaması için gönüllü olma anlamına gelir. Çalışanlar örgütsel kurallara karşı iki tür davranış
gösterirler; bunlardan biri “uyma” davranışı diğeri, “bağlanma” davranışıdır.
Çalışanların örgütsel kuralları benimsemeden yerine getirmeleri “uyma davranışı” iken, onların örgütsel
kuralları, amaç ve hedefleri, örgütsel tüm çıkarları gönüllü olarak benimsemeleri, bu amaçları kendi amaçları
haline getirmeleri ve bunun gereğini yapmaları, “bağlanma davranışıdır.
Mowday örgütsel psikolojik sözleşmeyi, “örgüt ile iş görenin amaçlarının bütünlük ve uyum içinde
olması” şeklinde tanımlamıştır. Robbins ise, “iş görenin örgütüyle ve onun amaçlarıyla özdeşleşmesi ve
örgütteki üyeliğini devam ettirme arzusu” olarak tanımlamıştır. Sheldon, “kişinin çalıştığı örgütü olumlu
değerlendirmesi ve onun amaçları doğrultusunda hareket etmesi” olarak tanımlamıştır. Wiener örgütsel
psikolojik sözleşmeyi, “örgütsel amaç ve çıkarları karşılayacak şekilde davranmak için içselleştirilmiş normatif
baskıların toplamı” olarak görmüştür. Örgütsel psikolojik sözleşme tanımların ortak noktası “bireyin örgüt ile
kimlik birliği kurması” olduğu anlaşılmaktadır.
Bir işgörenin örgütsel psikolojik sözleşme yapıp yapmadığının üç genel ölçütü bulunmaktadır. Reichers
bu ölçütleri aşağıdaki gibi açıklamaktadır:
• İşgörenin örgütün üyesi olmak için “güçlü istek” duyması
• İşgörenin örgütün “yararı için gönüllü çaba” göstermesi
• İşgörenin “örgütün değerlerini, amaç ve hedeflerini benimseme”sidir.
İş doyumunu etkileyen faktörler olduğu gibi çalışanların örgütsel bağlılıklarını etkileyen çeşitli faktörler
vardır. Bunlar; “kişiye ait faktörler” ve “örgüte ait faktörler”dir. Kişiye ait faktörler; yaş, cinsiyet, aile yapısı,
eğitim düzeyi, çalışma süresi gibi demografik ve beklentiler gibi psikolojik faktörlerdir. Örgüte ait faktörler ise;
kurumsal ödüller, yönetim tarzı, örgütsel kültür, örgütsel iklim, örgütsel tasarım, işin türü, işin bulunduğu yer,
liderlik tarzı, yönetim anlayışı, örgütsel rol çatışması ve rol belirsizliği, demokratik yönetim anlayışı, kurumsal
güven, kurumsal adalet gibi faktörlerdir.
Psikolojik sözleşme, “sosyal takas”, “beklenti”, “eşitlik” ve “karşılıklılık norm” gibi teorileri temel alır.
Performans, yürütülen faaliyetlerin amaca hizmet etme derecesini gösterir. Campell, performansı, iş
görenin örgütsel amaçlara katkı düzeyine göre ölçülebilen ve örgütün amaçlarına uygun olan davranışlar olarak
görmektedir.
Performans kavramı iki farklı yönüyle ele alınabilir. Bunlardan ilki görev performansı, diğeri bağlamsal
performanstır. Görev performansı, ya doğrudan teknik süreçleri uygulayarak veya gerekli ürün veya hizmetleri
birlikte sağlayarak, örgütün teknik esaslarına katkıda bulunan faaliyetleri gerçekleştiren iş yükümlülüğüdür.
Görev performansı bir işte temel teknik ayrıntılar üzerinde odaklanır. Bağlamsal performans ise gönüllülük,
isteğe bağlı faaliyetler, katılım, motivasyon gibi psikolojik performans koşullarını içermektedir. Burada
bağlamsal performansın psikolojik sözleşmenin sonucunda ortaya çıktığı anlaşılmaktadır. Bağlamsal
performansının en ayırıcı yanı, iş görenlerin ekstra rol davranışları ile iyi niyet ve özveri göstererek tanımlanmış
rol davranışlarının dışına çıkmalarıdır. Bağlamsal performans unsurları; fazladan çaba gösterme, kişinin resmi
görev tanımlarının dışına çıkarak gönüllü olarak örgüt lehine çaba gösterme, diğer çalışanlarla gönüllü işbirliği
yapma, onlara yardım etme, örgütsel kurallara uyma, benimseme ve işe adanma, örgütsel amaçlara paralel
davranma ve destekleme gibi örgüt lehine tutum ve davranışları ele almaktadır.
55
PSİKOLOJİK SÖZLEŞME TÜRLERİ
Psikolojik sözleşme genel olarak işlemsel (transaksiyonel) ve ilişkisel olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayrıma göre,
işlemsel sözleşmelerde iş görenin sorumlulukları işten ayrılmadan belli bir süre önce haber verme, transferleri
kabul etme, rakiplerden herhangi birisini desteklememe, örgüte özel bilgiyi saklı tutma, işyerinde belli bir süre
çalışmayı taahhüt etmeyi içerir. İşverenin sorumlulukları ise iş görene kariyer fırsatları sağlaması, yüksek ücret
ödemesi ve performansa göre ödeme yapması gibi yasal mevzuatla ilgili işlemleri kapsamaktadır. İlişkisel
sözleşme ise iş görenin fazla mesai yapması, örgüte sadık olması, örgütte görev tanımlarının dışına çıkarak
ekstra-rol davranışı göstermesidir.
İşlemsel sözleşmeler: Örgütsel amaçların gerçekleşmesi, örgütsel hedeflerin başarılması için gerekli olan
işlemelerin yürütülmesine fiziksel emekle katılma, örgütün finansal kazançlarına katkı sağlamak, iş gerekleri ile
sözleşmeden doğan yükümlülükleri yerine getirmek işlemsel sözleşmenin gereğidir. İlişkisel sözleşmelerin
aksine işlemsel sözleşmeler sadece görev performansıyla ilgilendiği, bağlamsal performansı içermediği için,
örgütün uzun dönem geleceğini kapsamamakta, birey örgütü uzun dönem işveren olarak görmemektedir.
İşlemsel sözleşmenin diğer bir yönü ise “durumdan vazife çıkarmamak”tır. Bu kavram kişinin rol tanımlarının
dışına çıkmayıp, görev ve sorumluluklarının dışında örgüte herhangi bir katkıda bulunmamayı içermektedir.
İlişkisel sözleşmeler: İlişkisel sözleşmenin ilk adımı örgüte karşı duygusal yakınlık duymaktır. Bu bireyin diğer
çalışanları, kendinden görmesi, onlarla kendi arasında “biz” duygusu oluşturması ve kişi ile örgütü arasında
amaç ve hedef birliğinin kurulması anlamına gelmektedir. İlişkisel sözleşmenin diğer bir unsuru da benzerliktir.
Bu kavram, kişinin örgütün bir üyesi olduğunu hissetmesi, örgüt hedefleriyle bütünleşmesi anlamına
gelmektedir. Diğer bir ilişkisel sözleşme unsuru meslekî gelişimdir. Bu bireyin kurumunda eğitim, gelişme ve
kişisel gelişim fırsatlarını bulabilmesi, kariyer olanaklarına sahip olması demektir. Diğer bir ilişkisel sözleşme
türü adalettir. Bu işlemsel, ilişkisel ve iletişim adaletini içermektedir. İlişkisel sözleşmeler sosyal mübadele
temellidir ve daha geniş bir süreyi kapsar.
PSİKOLOJİK SÖZLEŞMENİN KÜLTÜREL YÖNÜ
Bireyselcilik, bireyin kendisini diğerlerinden bağımsız görme ve kendi amaçlarına ulaşmak için
davranışlarının sonuçlarından sorumlu olmadır. Kolektivizm veya toplulukçuluk ise bireyin kendisini seçilmiş,
diğer bir grup insana bağlı hissetmesi, davranışlarının sonuçlarından grup içi amaçlara ulaşabilme aşamasında
sorumlu olmak ve grubun iyiliği için kendinden daha fazla ödün verme eğilimidir. Bireycilik kültürüne sahip
birinde “biz” bilinci zayıf, ortaklaşa davranışa dönük olma duygusu gelişmemiş iken, aksine toplulukçu kültüre
sahip olanlar sosyal fayda ve ortak yarar ilkesinden hareket ettikleri için bunlarda “biz” bilinci daha gelişmiştir
ve bunların topluma ve toplumsal kurumlara karşı sadakat düzeyleri göreli olarak yüksektir. Yüksek bireyci
kültürlerde “ben” bilinci gelişmiş olduğu için, bunlar ortak yarar açısından değil, daha çok bireysel yarar
açısından olayları değerlendirirler. Bireyci kültüre sahip olanların en önemli sözleşmeleri kendilerine, en yüksek
bağlılıkları ise çıkarlarına veya menfaatlerinedir. Bu kültüre sahip insanlar duygusal açıdan örgüt ve
kurumlardan bağımsız, bireysel gelişim ve başarı isteği yüksek, liderlik ülküsü gelişmiştir. Toplulukçuluk kültürü
gelişmiş, ortak yarar inancı güçlü kültürlerde ise bireyin özveriye dayalı olarak görev ve sorumluluklarının dışına
çıkması, durumdan vazife çıkararak ekstra rol davranışı göstermesi beklenir
PSİKOLOJİK SÖZLEŞMENİN İHLALİ
Tarafların birbirlerine verdikleri sözlerden dönmeleri ve karşılıklılık ilkesine uygun olmayan
davranışlarına psikolojik sözleşme ihlâli denmektedir. Psikolojik sözleşme ihlâlleri daha çok iş görenlerin
örgütün işlemsel sözleşme koşullarına uymadıkları gerekçesiyle ortaya çıkmaktadır.
Çalışanlar açısından sağlam bir psikolojik sözleşmenin kurulması ve yürütülmesi altı faktöre bağlıdır.
Bunlar genel olarak, kariyer gelişim olanaklarının bulunması, işin içeriği (ilgi çekici, çeşitlendirilmiş ve zorlayıcı
görevlerin bulunması), finansal ödüllerin bulunması, işbirliğine dayalı hoş bir çalışma ortamının olması, işi
başarı ile yapabilmek için geri bildirim ve yol gösterimi içeren kişisel desteğin mevcudiyeti ve son olarak özel
hayata saygı gösterilmesi olarak belirtilebilir. Bu faktörlerin eksikliği psikolojik sözleşmenin aksaması ya da ihlal
edilmesine neden olabilir.
Psikolojik sözleşmenin ihlâl edilmesini, “sözünden dönmek” ve “uyumsuzluk” olmak üzere iki nedenle
açıklanabilir. Sözünden dönme, örgütün bilinçli olarak çalışana verdiği sözden dönmesi, sözünü yerine
getirmede gönülsüz olmasıdır. Burada örgüt sözleşmenin gereğini yerine getirmede yetersiz durumda
olabileceği gibi isteksiz de olabilir. Örneğin örgüt işe yeni aldığı çalışanlarına iş güvencesi sözü vermiştir ancak
dış çevre koşullarındaki değişim bunu yapmasına engel olmuştur. Aciz olmanın yanı sıra isteksizlik durumu da
sözünden dönmenin bir başka nedenidir. Örneğin örgüt bir söz verir ancak bunu yerine getirme niyeti taşımaz
ya da başta bu niyeti taşısa da daha sonra vazgeçer.
56
KARİYER KAVRAMI VE ÖNEMİ
Kariyer, kişinin yaşamı boyunca edindiği, işe ilişkin bilgi, beceri ve deneyimin birikerek yeni işler ve
pozisyonlar için uygun hale gelmesi durumudur. Diğer bir tanımla kariyer; seçilen bir işte ilerlemek, sorumluluk
almak, itibar, güç ve saygınlık elde etmektir. Kariyer kavramı bireysel olduğu gibi, aynı zamanda işe ilişkin bir
kavramdır. İşinde kariyer elde etmek isteyen kişi, çalışmasını bir örgütte sürdürüyorsa edindiği yeni bilgi ve
formasyonlarla örgüte de katkı sağlayarak formel kariyer elde eder. Diğer taraftan bireyin meslekte ilerlemesi,
bilgi ve becerisini artırması ise “nitelik kariyer”dir. Kariyer edinme arzusunu aslında Maslow’un ihtiyaçlar
hiyerarşisinin tepesini oluşturan kişinin kendini gerçekleştirmesi arzusu ile ilişkilendirmek mümkündür.
Kariyer Planlaması: Kişinin gelecekte beklediği yaşam istediğine bağlı olarak ortaya koyduğu hedeflere
ulaşması için bir süreç tasarlaması anlamına gelmektedir. Bir başka tanımla kariyer plânlama, bireyin ne tür bir
isteğinin olduğuna karar verme, ne tür becerilere ihtiyacının olacağını belirleme ve bu becerilere ulaşma
yöntemlerini keşfetme sürecidir.
Kariyer Aşamaları: Kariyer aşamaları, kişiye şu an hangi aşamada olduğunu, neler yapması gerektiğini ve nasıl
önlemler alması gerektiğini gösterir
 Keşif Dönemi: Yaklaşık 20’li yaşlarda başlayıp 26–28 yaşlarına kadar sürmektedir. Bu dönem, iş hayatını
öğrenme, meslek seçimi yapma ve kişinin ne istediğine karar vermesi dönemidir. Keşif aşaması iş hayatında iniş
ve çıkışların olduğu bir dönemdir.
 İlerleme Dönemi (İ): İlerleme döneminde kişi kariyeri için karar vermiş ve o yolda kendini geliştirerek
bir yandan formel kariyer, diğer yandan informel kariyer hedefleri doğrultusunda ilerlemektedir. Bu dönem
genellikle uzmanlaşma dönemidir
 Sürdürme Dönemi (S): Sürdürme döneminde, artık gelişimin daha yavaş olduğu, kurum ve iş
tecrübesinin de getirdiği olgunlukla risk almanın ve atılım yapmanın yavaşladığı dönemdir. Kişiler bu dönemde
bulunduğu işyerlerinde daha uzun süreli ve benzer pozisyonlarda çalışır
 Düşüş Dönemi (D): Artık 50’li yaşlara doğru gelinmiştir ve formel kariyerde ilerleme durmak üzeredir.
Ancak nitelik kariyeri devam eder. Hem performans hem de yenilikler açısından bu dönemde düşüş gözlenir.
Emeklilik zamanı gelmek üzeredir .
– Kariyer geliştirme
– Kariyer seçimi
– Kariyer platosu : bireyin formel kariyerinde ilerlemesinin durmasıdır.
– Kariyer Haritaları. Bir organizasyonda bir işten diğerine ilerleyebilmenin yollarını belirlemek için
kullanılan bir tekniktir
– Eğitim ve Geliştirme Programları. Çalışanların yetkinliklerini geliştirmek amacı ile bilgi, beceri ve
davranışlarda istenen yönde değişiklik yaratan faaliyetlerdir.
– Kariyer Hareketliliği: insan kaynakları departmanının oluşturduğu, çalışanların yaş, kıdem gibi
demografik ve terfi durumlarıdır.
– Kariyer Durağanlığı
– Kariyer Dengeleri
– Örgütsel Yedekleme: Gerek çalışanın kendi isteği, gerek yöneticilerin kararı ile isten çıkarılan, anahtar
konumundaki kişilerden boşalan pozisyonlar için vakit kaybetmeden yeni iş görenleri yerleştirmek için
yapılan plânlamaya örgütsel yedekleme denir.
KARİYER YÖNETİMİ
Kariyer yönetimi, örgütün çalışanların kendi yeteneklerini, ilgi alanlarını analiz etmesi, ilgi ve
yeteneklerine uygun bir kariyer haritasında ilerlemesinin plânlanmasıdır. Bir başka tanıma göre kariyer
yönetimi, iş görenlerin kariyer ihtiyaçlarını karşılamak ve kariyer hedeflerine ulaşmasını sağlamak için kariyer
hedeflerinin plânlanması, stratejilerin düzenlenmesi ve uygulanması sürecidir. Kariyer yönetimi bireysel ve
örgütsel amaçları uyumlaştırarak, iş görenlerin meslekî ilerlemelerinin yolunu açmak ve bireyi hedefleri
doğrultusunda yönlendirmektir. Kariyer yönetiminin temel amacı iş görenin bireysel kariyer plânlarını
gerçekleştirmesine yardımcı olmaktır. Bu amaçla personelin kariyer hedeflerinin plânlaması ve bu plânların
eyleme geçirilmesi işlemleridir. Kariyer yönetiminin diğer bir amacı, iş görenin yetenek, beceri ve ilgilerini
analiz etmesine yardımcı olmak ve kariyer haritasında ilerlemesine yardımcı olmaktır. Bu faaliyetleri iki aşamalı
yönetsel bir süreçtir. Bunlar “kariyer plânlama” ve “kariyer geliştirme” dir.
Kariyer plânlama, kişinin ilgilerini, yeteneklerini, becerilerini, değerlerini ve kişiliğini dikkate alarak
kendisine uygun kariyer haritasını belirleme ve karar verme sürecidir. Kariyer plânlama, işe giriş, atamalar,
transferler ve iş değiştirmelerle ilgili faaliyetlerin plânlanmasını kapsar. Kariyer plânlamasında hem çalışanın,
hem de örgütün genel çıkarları dikkate alınır.
57
Kariyer geliştirme, örgütsel gelişmenin bir parçasıdır. İş görenlerin yeni ihtiyaçlara uygun olarak bilgi
beceri ve yeteneklerinin artırılması için yürütülen eğitim ve geliştirme faaliyetlerine kariyer geliştirme
denmektedir. Kariyer geliştirme, iş görenin potansiyel kariyer değişimi ve ilerlemesini sağlamak için tasarlanmış
sistematik bir gelişme programıdır. Kariyer geliştirmenin amacı çalışanların geliştirilmesini ve sahip oldukları
bilgi, beceri, deneyim ve yeteneklerin artırılması suretiyle örgütsel ihtiyaçların karşılanmasıdır.
Kariyer plânlama ve kariyer geliştirmeden ibaret olan kariyer yönetiminin başlıca faaliyetler sırasıyla;
bireysel vizyonu belirleme, kariyer hedeflerini belirleme, ilgi, tutum ve temel becerileri belirleme, meslek
seçimi, işe ilişkin öncelikleri belirleme, iş olanaklarını araştırma, özgeçmiş hazırlama, işe başvurma ve başvuru
takibi, iş görüşmesi, işe başlama ve işe uyum süreci, çalışma ortamına, kurum kültürüne uyum sağlanması,
meslekî yenilikleri takip etme, meslekî değişikliklere uyum sağlama, iş ilişkilerini yönlendirme, kurumun
politikalarına uygun davranışların sergilenmesi, emeklilik yaşamına hazırlık gibi aşamaları kapsar.
Kariyer yönetiminin genel amaçları.
• Örgütün insan kaynakları ihtiyacını belli bir yetkinlik düzeyinde temin etmek
• İnsan Kaynaklarının etkin kullanımı
• Belli bir yetkinliğe sahip iş görenleri daha iyi işlere hazırlamak için eğitmek ve yetiştirmek
• Yükselme ihtiyaçlarının tatmini için iş görenlerin değerlendirilmesi
• Yeni ve farklı bir alana giren iş görenin değerlendirilmesi
• İyi eğitim ve kariyer olanaklarının bir sonucu olarak iş başarımının yükseltilmesi
• Bireysel eğitim ve gelişme ihtiyaçlarının daha iyi belirlenmesi
• İş görenlerin yetenek ve isteklerini örgüt ile uyum içinde tutarak, yeteneklerini örgütte kullanmalarına fırsat
sağlayarak, başarılı bir kariyer yapmaları için elverişli bir ortam hazırlamak
Kariyer yönetiminin özel amaçları.
• Mevcut ve gelecekte ihtiyaç duyulan beceri ve nitelikleri tanımlamak ve buna uygun personeli yönlendirmek
• Örgütsel amaçlar ile bireysel istekleri bütünleştirmek ve düzene sokmak
• Kariyerlerinde durgunluk geçiren personeli yeniden canlandırmak
• Personele kariyerlerini ve kendilerini geliştirecek fırsatı sağlamak
• Yukarıdaki amaçlara dayanarak, gerek örgüt, gerekse bireyler için karşılıklı yarar sağlamak
• İş görenlerin tatmininin, sadakatinin ve işe bağlılığının sağlanması
• Kariyer yönetimi, örgütsel etkinlikler dikkate alınarak yürütülmesi gereken bir tekniktir.
Kariyer yönetim konuları şu şekilde açıklanabilir.
– Seçme ve değerlendirme
– İşe alma
– Oryantasyon programı: uyum ve adaptasyon sürecidir.
– Eğitim ve geliştirme
– Yönetici geliştirme
– İşten uzaklaştırma
– Terfi
– Transfer ve yer değiştirme
– İşten çıkarma
– Emeklilik
KARİYER PLÂNLAMA VE KARİYER GELİŞTİRME PROGRAMLARI
Personel açısından kariyer geliştirme programlarının amacı, kişinin kendi geleceğini, kariyer plânlamasına
olanak sağlayarak motivasyonunu artırmaktır. Örgüt açısından ise, işgörenin iş tatmini ve örgüte sadakatinin
sağlanmasının yanında, becerilerin zenginleştirilmesine imkân tanıyarak, birey üzerinde başarı ve verimliliği
artırmaktadır. Kariyer geliştirme programları kişilere bilgi, beceri ve yetenek sağlamak için örgütsel destek
vermektedirler. Bu destekler şöyledir:
• Örgütsel amaçlara ve gelecekteki stratejilere açık bir iletişim
• Büyüme fırsatı
• Finansal yardım desteği
• İş görenlerin öğrenmelerine zaman tanımaları
Kariyer geliştirme programları çerçevesinde yürütülecek faaliyetler şunlardır: Kariyer merkezleri, kariyer
atölyeleri, her tür yazılı kaynak, kariyer rehberleri, iş zenginleştirme programları, kariyer danışmanlarının
desteği, iş rotasyonu, koçluk, kariyer plânlama grupları, özel gruplar için programlar ve eğitim ve geliştirme
programları.
58
Kariyer gelişimi programları çerçevesinde farklı araçlardan yararlanılır. Bu araçlardan bazıları şunlardır
– Bireysel gelişim katalogları
– Liderlik programları
– Mentorluk yaklaşımı: Çalışanlara kariyer ve gelişimleri ile ilgili yönlendirme yapmaktır.
– Kariyer danışmanlığı toplantıları
ÖRGÜTSEL TOPLUMSALLAŞMA VE KARŞILIKLI KABUL
Bir örgütün üyelerinin, içinde bulundukları ortamın kültürünü öğrenip başkalarına aktarması süreci örgütsel
toplumsallaşma ya da toplumsallaşma süreci olarak tanımlanır. Bu sürecin amacı bireylerin bulundukları
ortama uyum sağlamasıdır. Burada toplumsallaşma, bireyin toplumsal değer, norm, inanç ve davranış
kalıplarını öğrenerek, sosyal bir varlık durumuna gelmesi anlamına gelir.
Örgütsel toplumsallaşma süreci, bireyin işletmeye girişinden önce başlar, örgüt kültürünün bir parçası olarak ve
öğrendiklerini diğer bireylere aktarmasıyla ve örgütün sosyal çevresine uyumla sürer.
ÇALIŞMA YAŞAMINDA ETİK DAVRANIŞLAR VE YÖNETİMİ ÜNİTE-14
Bireysel ahlak kişinin özel veya bireysel yaşamında ona yol gösteren ilkeler, normlar ve standartlar seti
iken, iş ahlakı da, iş dünyasında davranışlara yol gösteren ahlakî ilkeler ve standartları kapsar.
İş ahlakı açısından yasalara uymak, yasanın gereğini yerine getirmek sadece bir sosyal sorumluluk
iken, yasaya uymanın ötesinde toplum yararına davranışta bulunmak bir sosyal ve ahlaki duyarlılık
örneğidir. Ahlak iş dünyası, dolayısıyla toplumsal yaşam için bazı nedenlerden dolayı önem
taşımaktadır. Bu nedenlerden ilki, ahlak kurallarına bağlı kalarak iş görmek aynı zamanda bir sosyal
sorumluluk gereğidir. İkinci neden yasadan kaçmak mümkün olsa da ahlaktan kaçmak mümkün
değildir ve dolayısıyla ahlâkın düzenlemediği bir alan bulunamaz. Kısaca yasal boşluk vardır ancak
ahlaki boşluk yoktur. Üçüncü neden çalışanlar ile yöneticiler arasında yönetim olgusunun en sağlam
temelini yasalardan çok ahlâk kuralları koyar. Dolayısıyla iş ortamında etkin bir yönetim ahlaki bir
yönetimle sağlanabilir. Dördüncü bir neden olarak toplumda çeşitli çıkar grupları arasında sağlam bir
denge ancak ahlâk ilkelerine bağlı kalınarak kurulabilir. Bu da işletmelerin varlıklarını devam
ettirmelerinin en güçlü aracıdır.
ETİK KAVRAMI VE ETİK AHLAK İLİŞKİSİ
Etik, iyi nedir? Doğru nedir? Yanlış nedir gibi soruların cevabını arayan felsefenin bir alt dalıdır.
Yanlışı doğrudan ayırabilmeyi amaç edinen “ahlâk kavramının doğasını anlama”ya çalışır.
Etik tıpkı gelenek gibi halkın kendi kendine oluşturduğu, toplumsal ve bireysel yaşamı düzenleyen
kurallardır. Etik ikinci anlamıyla alışkanlık, töre veya gelenek anlamını almakta ve etik, erdemli insanın
temel tavrı anlamına gelmektedir. Bireysel yönüyle etik, erdemli birey olmayı, toplumsal yönüyle
erdemli bir toplumun kurallarını, meslekî yönüyle işin olması gerektiği gibi yapılmasını ifade
etmektedir. Etik ile ahlâkın özdeş olmamasının nedeni, etiğin ahlâk felsefesi olması, ahlâkın ise
etiğin araştırma konusu olması nedeniyledir.
Etik – Ahlâk ilişkisi: Ahlak, bir kültürde kabul görmüş, belirlenmiş, tanımlanmış
değerler toplamıdır. Ahlâk, toplumlarda adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunan faaliyetlerin
yanı sıra, ekonomik uygulamaları inceleyen bir disiplindir. Ahlâk veya töre, bir toplulukta karşılıklı
ilişkilerle gelişen saygı ve benimseme süreçleri sonucunda oluşan kurallar dizisidir.
Ahlâk, bir kültürde kabul görmüş, belirlenmiş, tanımlanmış değerler toplamıdır. Bu değerlerin nasıl
yaşatılacaklarını, amaçlara nasıl ulaşılacağını ortaya koyan kurallar dizisidir. Ahlâk, inanç, norm ve
değerlere göre düzenlenir ve bu düzenlemeye bağlı biçimde, gelenekselleşmiş yaşama biçimidir.
Ahlâk insan duygusunu, düşüncesini, eylemini, vicdanın sesine kulak vererek doğru-yanlış, iyi-kötü
değerlendirmesi yapma olanağı sağlar. Bu toplumsal ahenkle birlikte bireyin üyesi olduğu toplumun
temel ihtiyaçlarını paylaştığını hissederek, bir grup içerisinde uyumlu çalışmasını sağlar.
Ahlâk, genelde “doğru” ve “iyi”nin ne olduğunu veya “yanlış” ve “kötü”nün ne olduğunu açıklayan
kural koyucu ilkeler seti olarak tanımlanmaktadır. Ahlâk, toplumlarda adaletin gerçekleşmesine
katkıda bulunan faaliyetlerin yanı sıra, ekonomik uygulamaları inceleyen bir disiplindir.
Etik ile ahlâk arasındaki ilişkiye gelince her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, öncelikle etik ahlâk
ile özdeş değildir. Etik, ahlâk felsefesidir ve buna karşın ahlâk, etiğin araştırma alanı yani onun
59
nesnesidir. Bir yandan, ahlâkî davranış modellerinin ortaya konması, öte yandan, ahlâkîliğin
gerekliliğinin yöntemsel açıdan temellendirilmesidir. Ahlâkî eylem alanının akıl yardımıyla
sadeleştirilmesini ifade eden etik, bir felsefî disiplin ve ahlâkî eylem bilimidir.
Ahlâk, “normatif” ve “betimleyici” olabilir. Normatif ahlâk, nasıl davranılması gerektiği üzerinde
dururken, betimleyici ahlâk, insanların hâlihazırda nasıl davrandıkları ve bunların nedenleri üzerinde
durur. De George’ye göre etik, ahlâkî uygunluk sağlama çabalarıdır. Etik geçmiş ve bugüne ilişkin
doğru ve yanlış ölçülerin anlatımıdır. Etik, ahlaki davranış eylem ve yargıları ilgilendiren bir konu
olarak felsefe ve bilimin önemli bir parçası ve sistematik bir çalışma alanıdır.
İŞ ETİĞİ VE İLGİLİ KAVRAMLAR
İş etiği modern çağa özgü bir kavramıdır. Modern öncesi toplumlarda günümüzdeki anlamıyla bir iş
söz konusu olmadığı gibi, iş etiğinden de bahsedilemez. İş etiği; ekonomi ve iş dünyası konusunda
sağduyulu seçimler yapmamızda bize yol gösteren ilke ve değerleri inceleyen bir disiplindir. Antik
çağda filozoflar birçok konuda ihtilaf hâlinde olmalarına rağmen, çalışmanın kölelere özgü aşağılık bir
eylem olduğu konusunda ittifak etmişlerdir. İş etiği etikten başka bir şey değildir ve etiğin iş
dünyasında ve işletmecilik faaliyetlerini düzenleyen kısmıdır. İş etiği; ekonomi ve iş dünyası konusunda
sağduyulu seçimler yapmamızda bize yol gösteren ilke ve değerleri inceleyen bir disiplindir. İş etiği, iş
dünyasında üretim sürecindeki doğru ve yanlışları ifade eder. Neyin doğru, neyin yanlış olduğu
konusu ahlâkî bir konudur. İş dünyasında doğru davranışlar ve eylemler olacağı gibi, yanlış davranışlar
ve eylemler de olabilir. Bir işletmenin kendi çalışanlarına, pay sahiplerine, ortaklarına olduğu kadar,
dış çevreye karşı da sorumlulukları vardır, dolayısıyla iş ahlâkını işletmelerin sosyal
sorumluluklarıyla birlikte düşünmek gerekir. İş etiği, uygulamalı bir ahlâk bilgisidir ve iş hayatında
karşılaşılan tüm etik sorunları inceler. İş etiğini açıklamaya çalışan tüm tanımlar, belirli bir durumdaki
“yanlış ve doğru”’nun ne olduğu konusunda var olan kuralları, standartları ve etik prensipleri içine
almaktadır. İşletmelerin etik sorumlulukları ve genel olarak iş etiğinin daha iyi anlaşılması için iş
etiğiyle ile ilgili kavramlar üzerinde kısaca durmak iş etiği kavramının kapsamının daha iyi
anlaşılmasını kolaylaştıracaktır. İş etiği, iş dünyasındaki kuralları belirleyerek, işletmelerin
faaliyetlerini birey ve topluma zarar vermeyecek tarzda düzenleyen kurallar bütünüdür.
Etik ilkeler: Bir örgütte etiğin kurumsallaşması için, örgütün genel değerler sistemi ve amaçlarını
tanımlayan düzenleyici kurallardır. Etik ilkeler veya standartlar, iş dünyasındaki kuralları belirleyerek,
isletmelerin faaliyetlerini birey ve topluma zarar vermeyecek tarzda düzenleyen kurallar bütünüdür. İş
etiğinin temel amacı, iş dünyasındaki standartları belirleyerek işletmelerin iç ve dış çevrelerine karşı
sorumluluk bilincine göre davranmalarını sağlamaktır.
Mesleki etik: Belirli bir meslek grubunun, mesleğe ilişkin olarak oluşturduğu ve koruduğu; meslek
üyelerini belli bir şekilde davranmaya zorlayan etik kurallar bütününe meslek etiği denmektedir.
Meslek etiği, kısaca bir mesleğin mensuplarının uyması gereken ahlâkî ilkelerdir. Bu ilkeler toplumsal,
kültür ve değerlerden bağımsızdır. Meslek etiği bir meslek mensubunun, “yeterlik” adı verilen bilgi,
beceri, doğru iş alışkanlıkları ve tutumlarına sahip olmasını gerekli kılar.
İşletmecilik ahlakı: Bir işletme örgütünün kurumsal ya da örgütsel ahlakına işletmecilik ahlakı
denmektedir. İşletme ahlakı, işletmenin eğilimlerini, değerlerini ve standartlarını ifade eder.
İşletmecilik etiği işletmenin topluma karşı yerine getirmeyi üstlendiği hizmetleri sağlarken, bazı
toplumsal sorumluluklarını da yerine getirmesini gerektiren ilkeler dizisidir.
Çalışma etiği: Bir işgörenin çalışmaya ve işe karşı geliştirdiği tutum ve davranışlardır. Çalışma etiği aynı
zamanda işle ilgili ve işin yapılması sırasında tüm ilgili tarafların hak ve hukuklarını korumaya dönük
etik ilkelerdir. Bunlar; başkasına saygılı olma, dürüstlük, yasalara uyma, hayırsever olma, adaletli olma
ve doğru sözlü olma gibi ilkeleri kapsar.
Yönetsel etik: Yönetim nihayet bir karar verme, uygulama ve sonuçların kontrolüdür. Yönetsel etik ise
karar verirken, uygularken ve sonuçları kontrol ederken etik kaygılardan hareket etmektir. Yönetsel
etik, kararların verilmesinde tutarlı, tarafsız ve gerçeklere dayalı olmayı, bireylerin varlık ve
bütünlüğüne saygıyı, herkes için ortak iyi ve ortak doğruyu düşünerek hareket etmeyi, her türlü tutum
ve davranışta adalet, eşitlik, tarafsızlık, dürüstlük, sorumluluk, saygı, açıklık, demokrasi, hoşgörü gibi
60
evrensel değerleri temel alan ilkeler bütünüdür. Etik yönetiminin temel amacı, iş yerinde arzulanan
davranışları teşvik etmektir.
Türkiye Etik Değerler Merkezi, Türk iş gücünün iş etiğiyle ilgili değerlerini aşağıdaki gibi belirlemiştir:
• Çalma, hırsızlık, sahtekârlık, dolandırıcılık konularına uzak durmak,
• Ödeme yükümlülerini zamanında yapmak,
• Müşterilerine değer vermek,
• Vergisini düzenli olarak ödemek,
• Rüşvet, gayri resmi komisyon, uygunsuz hediye vermekten- almaktan kaçınmak,
• Irk, renk, cinsiyet, yaş ve benzer konularda ayrımcılık yapmamak,
• Çalışanların işverenden dikkat etmesini, özen göstermesini bekledikleri etik değerler ise şunlardır:
• Çalışanlara değer vermesi; çalışanlara, müşterilere, tedarikçilere, halka verilen sözleri ve taahhütleri
tutması, doğruyu söylemesi, çevre ve güvenlik kurallarına, yasalarına uyması, kayıtların ve raporların
doğruyu göstermesi, yasalara uygun olması, değişik fikirlere değer verilmesi ve desteklemesi, gerekli
bilgileri çalışanlardan, müşterilerden, tedarikçilerden, halktan saklamaması.
İşletmelerin sadece kar maksimizasyonuna göre davranmalarının önüne geçmek ancak etik ilkeler
sayesinde olabilir.
BİREYSEL ETİK DAVRANIŞLAR
Etik ilkelerde esas olan, bireyin tutum ve davranışlarının ortak iyi ve ortak doğru çerçevesinde
açıklanmasıdır. Bireyler olmadan etikten ve etik davranışlardan bahsedemeyiz. Dolayısıyla kişisel etik
olmadan etik davranışlardan bahsetmek mümkün değildir. Bireysel etik, insanın kendisini hiçbir şeye
bağlı olmadan sorgulayıp, doğru ya da yanlış neler olduğunu belirlemede “vicdan” ölçüsünü
kullanmasıdır. Ancak burada bir sorun karşımıza çıkmaktadır. Vicdan her etiğin ölçüsü olabilecek bir
yanılmazlık sağlar mı? Eğer sağlamaz ise etik davranışın ölçüsü ne olacaktır? Bu kimilerine göre “din”,
Kant’a göre ise etiğin kaynağı akıldır. Ancak, aklın ölçüsüne vurarak etik davranış kodları ortaya
çıkarmak mümkün müdür? Akıl yanılmaz bir şey midir? Herkesin kendi aklını beğendiği bir düzlemde,
herkesin kendi davranışını etiğe uygun sayması riski ortaya çıkmaz mı?
Anlaşılmaktadır ki etik kurum ve kuruluşlar ortaya çıkarmanın ve iş etiği, meslek etiği veya işletme
etiği ortaya çıkarmanın yolu öncelikle bireysel etik davranışlara bağlıdır.
Bireysel etik davranış, sadece birtakım etik yasalarla değil, insanların evrensel etik değerlerle
oluşmuş kişilikleri ile oluşturulmalıdır.
Ortamın hem aydınlık hem de gündüz olması isteniyorsa, karanlıklara yani kötülüklere meydan
verecek, onların ortaya çıkmasını engelleyecek faktörleri ortadan kaldırmak gerekir.
Bireysel ahlâk, bir bireyi ortak yarar, ortak doğru ve ortak iyi çerçevesinde yönlendiren davranış
prensipleri olduğuna göre insanın bireysel davranışlarını düzenleyen bazı normlar, kurallar, ilkeler,
standartlar ve değerlerin olması gerekir. Bunları kısaca aşağıdaki gibi açıklayabiliriz:
Dürüstlük ve doğruluk. Doğru, içten, açık sözlü olmak, çalmamak, kendi çıkarını başkasının çıkarının
önüne geçirmemek, yalan söylememek, başkasına ve kendine kötülük etmemek, kötülüğe
uğramamak, başkasına yapılan kötülüğü kendisine yapılmış gibi algılamak, kısaca kendisi için istediğini
başkası için de istemek, kendisi için istemediğini ise başkası için de istememek şeklindeki altın kurala
uymak dürüstlüktür. Doğruluk ise ilkeli, saygılı, kurallara sadık olmak, ikiyüzlü veya vicdansız
olmamak, duruma göre değişen ve ilkeleri yok sayan biri olmamak, adalet algısı yüksek olmak,
konuşurken ve davranırken doğruluk ölçütlerine uymaya özen göstermektir.
Güven ve sadakat. Güvenilir, verdiği sözü tutan, bağlılıklarını yerine getiren, gerek sözleşme
hükümlerine gerekse sözlü olarak verilen sözlere bağlı kalmak. Sadakat, aileye, arkadaşlara,
çalışanlara ve ülkeye ve milletin ortak çıkarına uygun davranmaktır. Çıkar çatışmalarından
etkilenmeden bağımsız karar verebilme, bugünkü menfaatlerini ve yarınki endişelerini hesaba
katarak etik ilkelerden ayrılmamak, dostluğa, hukuka, adalete ve iyi olan ne varsa ona bağlılık
duymak sadakattir.
Adalet. Her şeyin yerli yerine konması, gerektiği yerde bulunması, haklı ve haksızın ayırt edilmesi ve
hak edene hakkının verilmesi, kişilerin hak ettiği şeye sahip olması, kendine ait olmayan üzerinde
61
herhangi bir hak iddiasında bulunmamak, kısaca mağdur yaratmayan davranışlar ortaya koymak ve
mağdur olmamak için çaba göstermektir. Adalet aynı zamanda hataları kabul etmek, âdil yargıya olan
bağlılığı sergilemek, bireylere hakkaniyet ölçüsünde davranmak, başkalarının hatalarında veya
eksiklerinden kendine çıkar sağlamamaktır.
Başkalarına saygı göstermek. Kişilerin haklarına, özel yaşamlarına ve kişisel tercihlerine saygılı olmak,
nazik, anlayışlı, teşvik edici olmak, insanların kendi hayatlarıyla ilgili karar verebilmelerinde ihtiyaç
duydukları bilgiyi sağlamak, başkalarını küçültücü davranışlardan uzak kalmaktır.
Sorumluluk sahibi olmak. Kanunlara uymak, katılımcı, demokratik hak ve özgürlüklere bağlı olmak.
Gerekli olmadıkça gizlilikten, bilgi saklamaktan kaçınmak. Yapılan davranışlarla örnek oluşturmak,
kendi davranışlarından sorumlu olmak, davranışlarının sonuçlarını önceden görmek, kendini
başkalarının yerine koyabilmek, aileye, kuruma, toplumun ortak çıkarına ve genel yarara uygun
davranmak etik davranış kalıplarıdır.
Farkında olmamak ve duyarsızlık. İnsan sosyal bir varlıktır ve kendisi sosyal bir yapının veya sistemin
bir alt unsurudur. Bir aracın parçalarından birinin zarar görmesi nasıl aracın tümünü yani sistemi
etkiliyor ise, bir bireyin zarar görmesi de aslında toplumsal sistemi etkileyen önemli bir sorundur.
Kişinin bizzat kendisine yapılmamış olsa da başkasına yapılan bir haksızlık karşısında tepkisiz kalması
etik sorumlulukla, dürüstlükle ve adalet algısıyla açıklanacak bir durum değildir.
Bencillik. Bireylerin kişisel isteklerini ve kişisel çıkarları ön plâna çıkarmaları olarak
tanımlayabileceğimiz bencil aslında bir rahatsızlık halidir. Kişinin her durumda kendini öne çıkarması,
egosunu tatmin etmeye çalışmasıdır. Bencillik kişiler, tüm bilinçli eylemlerini bireysel çıkarları
açısından değerlendirme, her tür olaya ve olguya menfaatleri açısından bakarlar. Kendine düşkünlük
ise başka bir hastalık (narsistlik) halidir. Bazı kişiler kendine aşırı düşkünlüğü olumsuz bir davranış
olarak algılamasalar da aslında bu davranışın kökeninde bencillik duyguları vardır.
Çıkarcı veya yararcı davranışlar, örgütsel ve bireysel etik davranışlara aykırıdır ve etik dışıdır.
Kendine düşkün insanlar aşırı derecede kendilerine hayranlık duyarlar, dolayısıyla kendileri için
yararlı olana “iyi” gözüyle, kendileri için zararlı olana da “kötü” gözüyle bakarlar. Hırslıdırlar ve
hırsın iyi olduğunu söylerler.
NORMLAR VE DEĞERLER
Bir toplumda insanların belli olaylar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen ve onlar öyle
davranmaya zorlayan kurallara norm veya sosyal norm denir. Normlar iş ve özel yaşamda sosyal
değerlerin somut bir hale gelmesini sağlar. Normlar, küçük gruplardan büyük topluluklara kadar
insanın olduğu her yerde toplumsal olarak kabul görecek tavır ve davranışlara ilişkin uyulması gereken
kurallardır. Norm; sosyoloji, matematik, hukuk, felsefe disiplinleri ile bu disiplinlerin türevi olan alt
disiplinlerde kullanılan bir kavramdır.
Bir toplumda insanları belli olaylar karşısında nasıl davranmaları gerektiğini belirleyen ve onları
öyle davranmaya zorlayan kurallara norm veya sosyal norm denir.
Normlara uymayan toplum tarafından (töre, gelenek, örf) cezalandırıldığı gibi bazı normları
(hukuksal normlar) çiğnemek devlet tarafından cezalandırılır.
Norm, sosyolojide, kültürel açıdan arzu edilir ve uygun olarak değerlendirilen davranışları akla getiren
ortak davranış kalıplarıdır.
Norm türleri: İfade edilme biçimine göre normlar, “formel” ve “informel” olarak ikiye ayrılır.
Formel normlar, yazılı ya da sözlü olarak ifade edilen kurallardır. Yazılı (resmi-formel) normlar,
kanunlar, tüzükler, yönetmelikler gibi devletin yetkili organlarınca düzenleyip, uygulamaya konan,
gerektiğinde değiştirilen, devletin ve sosyal düzenin korunmasını ve devamını amaçlayan normlardır.
Uymayanlar maddî veya bedeni cezaya çarptırılır. Hukuk kuralları gibi. Yazısız (resmi olmayan,
informel) normlar ise bireyler arası ilişkilerin düzenlenmesinden doğan töre, adet, gelenek, görenek,
din kuralları, görgü kuralları gibi yazılı olmayan normlardır.
Formel normlar, sınırları kesin olarak belirlenmiş eylemleri düzenlerler.
62
Hukuksal Normlar. Kişiler arası ve kişi ile toplum arası ilişkileri düzenleyen, maddî yaptırım olan bu
nedenle uyulması zorunlu kurallardır. Hukuksal normlar daima, emir, yasak, izin veya yetki içeren
kurallardır.
Töresel normlar (Örf, Adet, Gelenek, Görenek Normları). Toplum yaşamında yararlı ve gerekli
olduğuna inanılan, kimi yerde yasa ve ahlâkın yerine geçebilen, toplumsal yaptırım gücü olan kurallara
örf veya töre denir. Halk tarafından alışılmış ve yaygın olarak kullanılan davranış şekilleridir.
Bayramda akraba ve ahbap ziyaretleri yapmak gibi gelenek: Bir toplumda, eskiden kalmış olmaları
dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa aktarılan kültür mirasları, alışkanlıklar bilgiler ve
davranışlardır. Toplumda uzun bir süre kullanılarak gelişmiş ve gelenekselleşmiş, yaygın ve güncel
olarak uygulanan toplumsal normlar adet olarak tanımlanır.
Töresel normlar örf ve adetlerin basit biçimidir. Bir kimsenin belli bir olayda nasıl davranması
gerektiğini gösterir. Bir toplantıda konuşurken, bir davette yemek yerken bir törene katılırken nasıl
davranılacağının yol ve yordamını gösterir.
Dinsel Normlar. İnsanların Allah’la veya diğer insanlarla olan ilişkilerini düzenler. Sevap ve günah gibi
yaptırım çeşitleri vardır. Beşerî davranış kuralları arasında dinsel normlar önemli bir yer işgal eder.
Dinsel normlar, Allah tarafından konulduğuna ve inanılan peygamberler vasıtasıyla bizlere ulaşmış
düzenleyici emir ve yasaklardır. Konusu insan davranışları olan dinsel normlar ile hukuksal normlar
arasında kaynak bakımından fark vardır. Hukuksal normların kaynağının beşeri irade, dinsel normların
kaynağının ise ilâhî irade oluşturur.
Ahlâkî normlar. İnsanların kendilerine karşı vazifelerini ve diğer insanlarla ilişkilerinde nasıl
davranmaları gerektiğini belirten kurallardır. Ahlak normları, insanların gerek kendilerine, gerekse
diğer insanlara karşı ödevlerini gösteren ve düzenleyen birtakım davranış kurallarıdır. Hukuksal ve
dinsel normlar gibi insan davranışlarını düzenleyen ahlaksal normlar, kişisel ve toplumsal olmak üzere
ikiye ayrılır. Kişisel ahlâk normlarına “sübjektif etik kuralları”, toplumsal ahlak normlarına “objektif
ahlak kuralları” denir. Bazı düşünürler, ahlak ve din arasındaki farkların birer içerik farkı olmaktan
ziyade, yaptırım türü ile ilgili olduğunu ileri sürmektedirler.
Değerler ve Etik Davranışlar
Değer denilince ilk akla gelebilecek özellik, bireylere ve topluma yön veren, davranışlarını belirleyen
ilkeler ve tercihlerdir. Değerler bireyin yaşamındaki farklı faktörlere yüklediği önem olduğu gibi, birey
için önemli olan her türlü düşünce yapısı, obje veya etkinlik olarak da tanımlanabilir. Dürüstlük, uyum,
itaat, eşitlik, özgürlük, kendine saygı, bağımsızlık gibi değerler bireyin kişisel davranışlarını
yönlendirdiği gibi meslekî yaklaşımlarını da önemli ölçüde etkiler. Örgüt kültürü, bir örgütte paylaşılan
değerler sistemidir.
Etik ile değerler arasındaki kritik bağlantı, etik standartların ve ilkelerin değerlerle ilgili çatışmaların
ve ikilemlerin çözümünde yol gösterici olmasıdır.
ÖRGÜTLERDE ETİK DAVRANIŞLAR
Etiksel konular iş yaşamının her alanını ilgilendirir; çünkü insan faaliyetlerinin tümünde etiksel
davranışları görürüz. Özellikle karar alma aşamasında etik değerler önemli rol oynar. Birini işe almak
veya korumak, fiyatları ayarlamak, hedefleri belirlemek, kaynakları tahsis etmek, kâr payını
belirlemek, çalışanları disipline etmek, sözleşmelere uymak gibi faaliyetlerin hepsi etiksel kararları
içerir. Örgüt etiğini, bireysel faktörler, kültürel etkiler, örgütsel etkiler ve politik, yasal, ekonomik
etkiler belirlemektedir. Örgüt etiğini, bireysel faktörler, kültürel etkiler, örgütsel etkiler ve politik,
yasal, ekonomik etkiler belirlemektedir.
Örgütsel etik, örgüt üyelerinin örgütsel etkinlikleri sırasındaki davranışlarının yanlış ve doğruluklarını
belirleyerek, çalışanların hizmetlerini yerine getirirken toplumsal sorumlulukları da üstüne almasını
ifade etmektedir. Etik davranışların kazanılmasında en başta, aile içi eğitim ve terbiyenin ve aynı
zamanda okullarda verilen eğitim son derece önemlidir.
ÖRGÜTLERDE ETİK DAVRANIŞLARIN KONTROLÜ
Örgütlerde etik davranışın kontrolünün genel amacı, yönetici ve iş görenlere doğru davranışın ne
olduğunu gösteren, beklenen davranış standartlarını açıklayan, onların ahlâklı davranışlarını teşvik
63
den düzenleme ve kalıcı rehbere bağlı kalmalarını sağlamaktır. Etik standartlar koyup onlara ne
ölçüde uyulup uyulmadığı ancak etik davranışların kontrolüyle mümkün olabilir. Örgütsel etiğin
kontrolü, örgütlerde iş etiğine, meslek ve işletme etiğine uygun olmayan tutum ve davranışların
ortaya çıkmasını engellemektir. Kontrol, personelin etik davranışlarını düzenleme için örgütler
tarafından kullanılan tekniklerdir.
Örgütlerde kontrol; örgütsel standartlar ve etik kodlar, performans ölçümü, düzeltici faaliyetler olmak
üzere üç aşamada gerçekleşir.
Örgütsel standartlar ve etik kodlar: Örgütsel standartların oluşturulması, etik kuralların
düzenlenmesi şeklinde karşımıza çıkar. Belli standartlara uygulanmadığı sürece, çalışanlar şirkette
hangi davranışın kabul gördüğünü saptamakta zorlanırlar. Etik kodlar her etik ikilemini çözemez; ama
çalışanlara yol gösteren kurallar koyar. Ülkemizde bazı meslek örgütlerinde örneğin, Tabipler Birliği ve
barolar kendi etik kodlarını ortaya çıkarmaya çalışarak faaliyetlerini belli sınırlar içinde yapmayı
istemektedirler.
Performans ölçümü: Diğer bir kontrol yöntemi de, çalışanların performanslarının örgütün etik
standartlarına göre kıyaslanmasıdır. Etik standartların olmaması durumunda değerlendirmede somut
ölçütler değil, sübjektif yargılar devreye girecektir. Bu durumda adaletin, dürüstlüğün ve hakkaniyetin
gösterilmesi söz konusu olamayacaktır.
İyileştirici faaliyetler: İyileştirici faaliyetler, örgüt ilke ve standartlarına uyan çalışanların
ödüllendirilmesi ve uymayanların cezalandırılmasını içerir. Etiğe uygun olan ve olmayan davranışın
farkına varıldığını ve etik davranış kodlarına aykırı davranışların cezalandırma, etiğe uygun olan
davranışların ise ödüle karşılık bulacağının gösterilmesi gerekir.
İşe aldıktan sonra da kontrol tekniklerinin uygulanmasına devam edilir. Örgütler işe alma
sürecinde, etik faktör olarak yöneticide aradıkları ilkeleri kriterlerine ekleyebilirler.
ETİK DAVRANIŞLAR VE ÖRGÜT KÜLTÜRÜ İLİŞKİSİ
Örgütlerde etik davranış, örgütsel davranışlarla ilgili etik standartların oluşturulması ile
geliştirilebilir. Çalışma ahlakında çalışma yaşamı ile iş yaşamı arasındaki ilişki Alman sosyolog Max
Weber tarafından ele alınmıştır. Weber’in Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eseri, Protestan
toplumların Katoliklere göre daha işe yönelik bir kültüre sahip oldukları, bireycilik, yaratıcılık,
girişimcilik ve dürüstlüğe dayalı bir iş kültürü oluşturdukları, bu kültürün de Batı Avrupa ülkelerinde
kapitalizmin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunduğunu belirtmiştir. 1999 yılında yapılan bir
araştırmanın sonuçlarına göre16 Türk yöneticinin Protestan iş ahlâkı değerleri, İngiliz ve İrlandalı
yöneticilerden daha yüksek çıkmıştır. Bu durum sanayileşmeyle birlikte Türk toplumunun daha bireyci
ve çalışma odaklı bir kültüre doğru yol almakta olduğunu göstermektedir.
Örgüt kültürü ulusal kültürden çok fazla farklılaşamayacağı için örgüt kültürünün oluşmasında Türk
halkı şu kültür kökenlerine sahiptir:
???? Orta Asya Türk kültürü
???? İslâm dini
???? Selçuklu-Bizans-Osmanlı devlet gelenekleri ve Arap-İran etkisi
???? Antik ve yaşayan yerli Anadolu halklarının ve medeniyetlerinin kültürel mirası
???? Balkan ve Kafkas göçmenlerinin kültürel etkileri
● Aydınlanmacı Tanzimat-Cumhuriyet ideolojisi
İslâm dini ve tasavvuf düşüncesi, Türk ulusunun kültürel yapısında ki temel faktörlerden biridir.
Günümüzde yöneticiden işçiye kadar herkesin belli bir sorumluluğu paylaşması gereği ifade
edilmektedir.

By admin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir